Günümüzde birçokları için bir şeyin yeni ve modern olması doğru ve kıymete haiz olması için yeterlidir. Birçokları için de geçmişte ve geleneksel olan şeyler değerli kabul edilmektedir. Hâlbuki bir düşünce, ne modern olduğu için ne de geleneksel olduğu için doğru olma vasfını haizdir. Doğru olan, tarihin her hangi bir diliminde Yüce Allah’ın sebepler perdesinin ardından tarihe aleni müdahalesiyle belirlenir; vahiy ile. Bu, geçmiştekilere nispetle gelecek gelecektekilere göre geçmiştir. Vahyin geçmişinde kalanların geçmişine kalem çekmeleri, o değerleri sonradan duyan gelecektekilerin de hâlihazırda yapıp ettiklerini geçmişe/vahye göre düzenlemeleri gerekmektedir. Yani doğrunun referansı her hangi bir zaman diliminde bulunuyor olmak değildir. Ancak ne var ki ilahi tayini doğrunun mizanı olmaktan çıkaranlar iki söylemden birini sahiplenmeye kalkarlar.

Vakıa, bu ilahi tayini kabul etmeyen, vahye ilk muhatap kitlelerden bazıları önderlerinin yapa geldikleri şeyi yani geleneklerini mazeret ederek vahyi reddetmiş, vahyin kabul edildiği kitleler arasından çıkan bazıları da ‘yeni’ ilkeler gerekçesiyle vahyi geçmişte kalmak ile itham etmişlerdir. Birbirlerine zıtmış gibi görünen ama aslında aynı gayeye matuf gayretin ürünleri olan gelenekçiliğin ve modernizmin aynı söylem altında toplandıkları da olmuştur; gariptir ama modern olma iddiasında olan bazıları geleneği ihya etme adına ortaya çıktıklarını iddia etmişlerdir.

Bunu daha iyi anlayabilmek için öncelikle bir şeyi gözden geçirmemiz gerekiyor: Batı bilim tarihinde ‘dine karşı zafer kazanmış bilim’ sloganı ile yazılan tarih kurgusu, -modernitenin şimdiki çoğu temsilcisinin din karşıtı olmalarına bakıldığında- ikna edici durmaktaydı. Ancak bu kurgu, artık din karşıtı çevreler ve mevzudan habersiz taklitçileri dışında müşteri bulamamaktadır. Artık işi bilen herkes tarafından itiraf edilmektedir ki modernitenin kurucu babaları -bugünün bilimperestlerinin ‘usta’ olarak gördükleri nice isim de dahil- aslında din adamı ya da en azından dindar kimselerdir.

Bu durumun farkında olan sahanın uzmanları, ilk modernlerin rakiplerinin kilise olmadığını, modern algının kilisedeki rasyonel düşüncenin skolastik felsefenin topraklarında yeşerdiğini ve bilimin ebesinin kilise olduğu vurgulamıştır.[1] Hatta modernitenin öncü kuruluşları ‘Royal Society’, ‘Academie Royale’ gibi merkezleri kuran, bilim ve teknolojiye önderlik eden dindar olmayan seküler isimlerin dahi, Tanrı’ya, gizeme inanan, simya ve büyü ile uğraşan, ezoterik, okült kimseler olduğu, karşı olduklarının ise yalnızca kilise yani örgütlü din olduğu kaydedilir.[2]

Bu nakilleri, ‘gördünüz mü bilimin kurucular da aslında dindarmış, din bilime karşı değilmiş hatta onun önünü açmış’ gibi başka bir aceleci kurguya paye vermek için yapmıyoruz. Mesele biraz daha karmaşıktır. Burada sorulması gereken soru şudur: ‘Bu dindar ya da gizemci isimlerin takipçileri -özellikle 19. yüzyıldan sonra- nasıl din ve gizem karşıtı bir noktaya evrilebilmiş, bu dindarane (!?) çaba nasıl olmuştu da din karşıtı bir yığın bilimperestin türemesine sebep olmuştu?’

İşte bu sorunun cevabını ararken gelenekçilik ve modernizmin kesiştiği noktayı fark edersiniz: Rönesans’ın öncülerinden skolastik felsefenin meşhur ismi Roger Bacon, “Biz modernleriz” (Nos Modernos) diye ilan ettiğinde,[3] kilise yetiştirmesi dindar bir isim olarak aslında dini değerleri müdafaa etme iddiasındaydı. Ama aynı zamanda ‘modern’ kavramı ile ‘yeni’ olanı nitelemenin ötesinde geleneğin mevcut temsilcilerinin eksik ya da yanlış bir takım şeyler söylediklerini de ima ediyordu. Bacon gibi kendilerini modern ve yeni olmakla niteleyen kimseler bunu aynı zamanda geleneksel olanı ortaya koymak için yaptıklarını, geleneğe değil geleneğin temsilcilerine karşı olduklarını, geleneğin gerçek temsilcilerinin kendileri olduklarını iddia ediyorlardı. Yeni bir paradigma vaz ettikleri halde geleneğe düşman değil dost olduklarını söylüyorlardı. Yalnız ortada küçük (!?) bir sorun vardı ki geleneği temsil edemedikleri iddiasıyla itiraz edilen kimselerin elindeki şey zaten gelenekti.

Bu tabloya baktığımızda ortaya çıkan sonuç şudur: bugünün din karşıtı modernizminin kurucu babalarında genel karakteristiğe baktığımızda neye karşı olduğunun farkında bile olmayan bu iyi niyetli (!) dindar (!) kimseler ile karşılaşırız. Bu yabani otların türediği arazi, aynı zamanda zehirli bir sarmaşığın gizlenebilmesine uygun bir vasat da sunmuştu; tamamen ya da belli oranda geleneği karşı olan ve onu sistemli bir şekilde dönüştürmek isteyen kimselere…

Geleneğe kıymet veren kitleler arasında kendi vaz ettiğiniz bir yola davet etmek istiyorsanız yapacağınız şey, gelenekle değil de geleneği yozlaştıranlarla savaştığınız imajını vermek, geleneği değil, geleneği tevarüs etmiş geleneğin temsilcilerini hedef almaktır. Zira geleneğe saygı duyan kitleler ancak böyle ikna edilebilir. ‘Bütün geleneğe karşı çıkma, otoriteyi paranteze al ve kendi indi mülahazalarına zemin hazırla.’ Bu, hâkim tasavvuru refüze etmek isteyenler için gayet kullanışlı bir yoldur. O yüzden tarihten bugüne ıslahçı söylemlerin temel stratejisi hep bu olmuştur. Dahi bunların da gerçek gayeleri ‘geleneksel’ olanı ‘gerçek din’i ortaya çıkarmak değil geleneği tıraşlayarak ‘yeni’ ve ‘alternatif’ bir tasavvur inşa etmek idi. Bir Batılı, bu manayı vurgulamak için “Avrupa filozoflarının maske takarak mevcut dini varlık ve toplum tasavvurundan sakladığı bir gaye ve gizli gündemleri olduğuna” işaret eder.[4]

Bunlar arasından gerçekten geleneği kurtarmak için meydan yerine çıktıklarını düşünenler ise neticede diğerleri ile aynı tekneye su taşımaktan başka bir şey yapmamışlardır. Geleneği gerçekten hazmedememiş kimselerin ürettikleri şey nasıl geleneksel olsun ki? O yüzden çabaları neticede kademe kademe evrilerek, rönesans, aydınlanma, bilim ve sanayi devrimine, akabinde de nihilist, ateist, antiteist bir bataklığa sürüklenmekten kurtulamamıştır. Bu netice onların örtülü hedeflerini ifşa etmektedir adeta.

Kaydettiğimiz bu bilgilerde bir kaç mühim husus ön plana çıkmaktadır:

  1. Geleneği dönüştürme gayesindeki olan bu dindar kimseler geleneğe değil temsilcilerine karşı oldukları iddiasıyla bilerek ya da bilmeyerek geleneğin la dini bir muhteviyata bürünmesine basamak teşkil etmişlerdir. Sözde din ıslahçıları, din karşıtı ve düşmanı bir noktaya evrilmiş, din karşıtlığının temeli sözde iyi niyetli çabalar ile atılmıştır. Hoş bu dönüştürdükleri gelenek asıl büyük kopuşu daha önce yaşamış, muhafaza edilmesi gereken asıl şeyler zaten başkalaşmış idi. Bu modernler muhafaza edeceklerini söyledikleri bu bakiyeyi dahi muhafaza edememiş ve sözde dini çabaları dinsizliğe köprü olmuştur.
  2. Kendilerini modern olarak niteleyen modernizmin kurucu ataları din ile iltisakı olan kimselerden teşekkül ettiğine göre modernlik daha geniş bir içerikle varılan la dini netice itibariyle değil, ‘menşe’ ve ‘gaye’ itibariyle tanımlanmalıdır; ama örtülü ama aleni vahiyden kopuş ve toprağa bağlanma. Yani aslında ‘modern’ kavramı çok aşina olduğumuz bir kavramın tam karşılığıdır: ‘bid’at’…
  3. Bu bağlamda, günümüzde, dini, metafiziksel, gizemci, zühdçü olanın geleneksel, la dini, ispatlanabilir, bireyselci vs. olanın modern sayıldığı bir kabul yerleşmiş olsa da bu, modernitenin sadece bir akımıdır. Bugünün vitrini işgal eden modernlerinin, kurucularının durduğu bu dindar (!) yeri unutmuş olmaları bu gerçeği değiştirmez; onlar yalnızca modernitenin bir akımdan ibarettirler. Dolayısıyla, bugün de gizemci ya da gizem karşıtı dindar ya da din karşıtı birbirlerine taban tabana zıt gibi görünen bin bir telakkinin hepsi moderndir; pozitivisit, bilimperest, ateist, antiteist kimseler de modern ülkelerdeki nice spritüalist inanç ve newage tarikatvari yapılar da -tıpkı modernitenin dindar öncüleri gibi- moderndirler. Her ikisi de madalyonun birer yüzüdür.

Batı ve İslam Modernistlerinin Benzerliği

Bu değerlendirmeler, İslam dünyasında olup bitenleri daha iyi anlayabilmek için bir mukayese imkânı sunmaktadır. Zira İslam dünyasında zuhur eden bidat fırkalar, tüm kültürel farklarına rağmen Batı modernistleri ile birçok hususta örtüşmektedir.

Ulema Karşıtlığı

Tüm bidatçi akımların değişmez tavrı, yeni bir şey söylemek, ama bunun gelenek olduğunu iddia etmek, sonra da geleneğin temsilcilerine saldırmaktır. İslam dünyasında kadim ulemayı hedef tahtasına oturtan ıslahçı görünen kimselerin geleneğin temsilcisi âlimlerde yadsıdıkları şey aslında bizatihi temsil ettikleri şeydir. Onların bu temsilden aldıkları otoriteye taliptirler. Onlara emanet edilen mirası, kendi indi mülhazalarını pazarlayabilmek için rol çalmaya çalışılırlar.

Bu tavır, ilk olarak Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in irtihalinden sonra irtidad eden gruplarda görülmüştür. “Biz Rasulallah’a aramızdayken itaat ederdik ancak bu adamlara ne oluyor? Bu Ebubekir de kim.” şiiriyle itaat etmememe gerekçesini beyan eden asi kavimlerden birinin reisinin söyledikleri,[5] geleneğin hakiki temsilcileri olan sahabe üzerinden geleneğe yapılan başkaldırının ilk misaldir.

Daha sonra Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile musahebetleri olmayan, Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünnetinden haberdar olmayan ya da bunları önemsemeyen bidatçi/modern Hariciler, Müslümanların uleması ülü’l-emirleri Hz. Osman ve Hz. Ali gibi birçok sahabeyi -Kur’ân-ı Kerim onları methettiği halde- hem de Kuran’dan referans aldıkları iddiasıyla tekfir etmişlerdir.

İbni Abbas radıyallahu anhuma, Haricilerle yaptığı meşhur münazarasında onlara Kuran’ın aralarında iken indiği ve Kuran’ı onlardan daha iyi bildiği muhakkak olan sahabelerden hiç kimsenin aralarında bulunmadığını hatırlatarak, sahabeye ve dolayısıyla da Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e ittibayı tavsiye ederken de bu manayı vurgulamak istemişti. Ancak bu nasihat onlara fayda vermedi. Zira Kur’ancı olduğunu iddia eden bu güruhun asıl muhalefet ettiği ulema değil bizatihi Efendimiz hatta daha da ileri Cenab-ı Allah idi.

Efendimiz, ganimet taksimi yaparken -haşa- O’nun adaletsiz bir taksim yaptığını ima ederek ‘adil ol’ diyen bir nasipsiz vardır. Bu söz üzerine Efendimiz çok gazaplanmış “Eğer ben adil olmayacaksam kim adil olur!” buyurmuşlar ve yanındaki sahabesine bu adamın neslinden gelecek Kur’an’ı rehber aldığını söyleyen ama okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacak olan kimseler geleceğini ifade etmişti. [6] İşte Hariciler, ulemanın ittifakıyla bu nasipsizin ahfadıdır. Bu rivayet ile onların muhalefet ettiklerinin Bizzat Efendimiz, Kur’an ve Cenab-ı Allah olduğu teyid edilmektedir. Muhalifi oldukları şeyin aslında Kuran olduğunun diğer bir delili de şudur ki İbni Abbas radıyallahu anhuma, münazara esnasında Kur’an’dan sarih tevil götürmez deliller getirmesine rağmen sayıları on ila yirmi bin civarında olan Haricilerden sadece iki bin kişi hatasını kabul ederek davalarından vaz geçmişlerdir.

Manasını beğenmediği bir hadisi, tabiin, sahabe ve hatta Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den o hadisi işitse bile onları yalancılıkla suçlayacağını ve o hadisi kabul etmeyeceğini, Cenab-ı Allah’tan işitmiş olsa bile ‘biz seninle böyle sözleşmemiştik’ diyerek Allah’ı da reddedeceğini beyan eden, kendinden başka herkesi sığaya çekmeyi din addeden Amr ibni Ubeyd ve yolundaki Mutezile de aynı yolun yolcusudur. Tüm sahabeyi ve ümmetin ulemasını tekfir eden Rafiziler, ya da suni mesnedlerle neredeyse bütün ulemayı dalalete nispet eden, sahabenin ileri gelenlerini Rafiziler gibi diline dolayan İbni Teymiye ve tabileri… Bugünkü modernistlerin ulemayı ve dahi Allah’ın elçisini dışlamak için onlardan daha fazla cesarete ihtiyaçları yoktur.

Ulemayı paranteze alma biçimleri de farklılık arz eder. Ulema ve gelenek açıktan reddedilebildiği gibi örtülü olarak da işlevsizleştirilebilir. Bir âlim namzedi, yapıp ettiklerinde ulemayı referans göstermez, onlardan hiç bahsetmez, bağlılarının onlarla temasa geçmesini tavsiye etmez, saded geldiğinde onları tahfif ederse onlara geleneği dilediği gibi tanıtma şansına sahip olabilir. Bu da fiili olarak geleneğe değil kendine davet etmektir. Bunu yaptığı takdirde gelenekten farklı bir kavramsal çerçeve kullanması ya da geleneğin kavram ve kodlarını kullanması bir şeyi değiştirmez.

Ez cümle ulema, Efendimiz’den bize intikal eden mirasın taşıyıcıları, geleneğin temsilcileri, dinin tahrifini engelleyen emniyet sübablarıdır. Onlara yapılan hücum, bizatihi taşıdıkları mirasa, Hz Peygamber’e ve Allah Teâlâ’ya yapılmaktadır.

Yahudi Talmud’unda iki hahamın tartışmasının aktarıldığı enteresan bir hikâye nakledilir. Bu tartışma esnasında olağanüstü bir şekilde dağ, taş dile gelerek bir hahamın haklı olduğunu söyler. Ama diğer taraf bunun tartışılan mevzu ile alakası olmadığı gerekçesiyle dikkate almak istemez. Sonra göklerden ilahi bir nidanın “o haklıdır” dediği duyulur. Ancak diğeri yine göklerden gelen sese “kutsal kitap bizim elimizde gökte değil” diye bağırarak sesin sahibini yani İlahlarını reddeder ilahi kelam ile kelamın sahibine mollalık taslar. Hikayenin sonunda bu hahamın durumu kendisine sorulan Hz. İlyas’ın, Allah’ın o şahıs hakkında -haşa- ‘Çocuklarım kazandı’ dediği nakledilir.[7]

Bu kıssadaki hahamın bizdeki bidatçilerle özellikle de Amr ibni Ubeyd ile benzerliğini fark etmeyen yoktur sanırım. İşte bu kıssa, ulema karşıtlarının zihninde nasıl bir gündem taşıdıklarını ve bu işin nerelere kadar varabileceğini göstermektedir. Yahudi tipi dindarlık onların ülküsüdür. Tabi dindarlık maskesi altında bir dinsizlikten sıkılıp direkt olarak dinsizliği tercih etmezlerse.

Halkın ulema ile bağını zayıflatmak için ellerindeki propaganda da akla ziyandır: ‘itaat kötüdür, aklınızı kiraya vermeyin’…

Bireyselliğin pompalandığı bir çağda aksi telkinlerin hüsnü kabul ile karşılanmasını beklemek kolay değildir elbette. Ancak insanlar, hayatın sıradan bir gerçeğini dahi algılayamaz hale gelmişlerse yapacak bir şey de yoktur.

O yüzden Allah’ın elçileri gibi elçilerin izinden giden ulemanın da takipçisi olmamız ve onlara itaat etmemiz gerektiğini söylediğinizde modernizmin tesirindeki kitlelerin ve aynı kitleler içinden çıkmış sözde ilahiyatçıların feveran etmesi beklenmedik bir durum değildir.

Şimdi mevzumuz bu olmadığı için İslam’da itaatin mahiyeti ve sınırı hususuna girmiyor ilgili ayet ve hadisleri burada zikretmiyoruz. Bunlar ayrı bir makalede değerlendirilecekler. Burada yalnızca aklı olana kifayet edecek birkaç hususu hatırlatmak istiyoruz.

Herkesin dini ve dünyevi işlerde sözüne itibar ettiği ve sözünü dinlediği kimseler vardır. Bu devlet reisi değil ise kıymet verdiği büyükleri ya da hocalarıdır. Hatta hepimiz birileri için sözü dinlenesi kimselerdir; hiç değilse çocuklarımız için… Çocuklar nasıl ki birilerinin himayesinde onların sözünü dinlemek durumundaysa rüşde ermemiş kimseler de rüşd ehlinin sözünü dinlemelidir. Bu hayatın bir zaruretidir.

Siyasette, işletmelerde, askerde ailede ve itaatten haz etmez hale gelmiş diyanet ve ilahiyatlarda hayatın her alanında itaatin bir zorunluluk olduğunu onlar da bilmez değildir. Devlet, çeşitli kanunlar tanzim eder, vergi koyar ve herkes bunlara uymak zorundadır. Hatta devlet savaş ilan eder ölüm riski bulunmasına rağmen halk buna uymakla yükümlü tutulur. Ulemaya itaat dediğimizde kırmızı görmüş boğaya dönen bu zevat acaba devlete ve kanunlara can tehlikesi ve mal telefi söz konusu olmasına rağmen neden itaat kötüdür devlete itaat edilmemelidir diyememektedirler? Cesaretiniz yoksa da azıcık dürüst olun lütfen.

Elbette ki itaatte, yeterli bilgisi olmayan kimseleri kendi süfli menfaatleri, çirkin amaçları için kullanmak isteyen sahte hoca sahte şeyh taslaklarının ağzının suyunu akıtan bir tarafı vardır. Ancak kişilere tevdi edilen otoritenin ve amir hükmün istismar edilmesi sadece din için değil hiyerarşi bulunan saydığımız bütün kurumlarda, hayatın her alanında mümkün ve vakidir.

Birilerinin istismarı yüzünden iyi bir şeyin, onun da ötesinde aklen ve şeran zaruri olan bir şeyin kaldırılması gerektiğini söyleyene akıllı gözüyle bakılmaz. Böyle bir şey, bazı insanlar bazı sulardan zehirlendi diye su içmeyi yasaklamaya benzer.

Öyleyse ‘sapkın olana itaat yanlıştır, kendi süfli arzularına itaat edilmesini bekleyen istismarcılar da her yerde mevcuttur’ diyeceğine itaatin bizatihi kendisini kötü ilan edenlerin tek bir amacı olabilir: ulemayı özellikle de -itaat kavramının merkezi bir yer teşkil ettiği- tasavvuf ve tarikatleri hedefe koyarak ulemanın izini sürmekten başka çaresi olmayan avamın elinden bu imkânı alarak, onları ya nefsin tasallutundaki kifayetsiz akıllarıyla baş başa bırakmak ya da mümkünse kendi mülevves akılları için teslim almak. İtaate saldırıp kendine itaati temin etmek. İronik bir strateji…

Tam burada, itaate saldıranların takipçileri size şu ezber cevabı verirler: ‘O bizi itaate çağırmıyor aklını kullanmaya çağırıyor.’ Bunu söyleyenler eğer ‘aklını kullanmak’la kendilerine ictihad yapabilirsiniz dendiğini düşünüyorlarsa neden bu ‘aklını kullanma’ nasihatini ilk defa duyduktan sonra ‘tamam o zaman ben aklımı kullanmaya gidiyorum’ diyerek kendi yoluna gitmiyorlar da defalarca hatta yıllar boyu o nasihati kendilerine veren kimsenin tezviratını dinlemeye devam ediyor, kitaplarını okuyorlar? Yok, eğer ‘aklı kullanmak ile ictihad iddiasında değilim o yüzden ben ondan bilgi almaya devam ediyorum’ diyorlarsa bunu başka kişi ve kaynaklardan temin eden yani başkalarını üstad gören ve bu meselelerde üstadlarına itaat eden insanlardan niye rahatsız oluyorlar?

Bunların gayelerinin ulemanın otoritesini gasp ederek kendilerine itaat edilmesini temin etmek olduğunun diğer bir delili de şudur ki ümmetin imamlarını tezyif ve hakaret ile dillerine dolayan bu türedilerin takipçileri, kendi hocalarına karşı her hangi bir tenkide hele hele tezyife asla tahammül edemezler. Ulemayı keyfile tahkir eden bu zevat, hocalarını eleştirdiğinizde kırmızı görmüş boğaya dönerler.

Aklını kullanmak başka bir şey kendi yetersiz bilgisi ve kifayetsiz aklı ile ictihada kalkışmak başka bir şeydir. Aklını kullanmak itaat etmeye mani değildir. Böyle büyük laflar edenlerin bu basit vakıayı fark edecek kadar zeki olmalarını beklersiniz ama nafile. Bir de itaat edenlere ‘koyun sürüleri’ diyerek hakaret ederler. Ya koyun olduklarının farkında bile olmayan bu kifayetsizlere ne demeli acaba? Teslim olduğunun farkında olan insanlar en azından çobanlarında ehliyet ararlar. Ancak bunun farkında bile olmayanlar bir kurt tarafından teslim alınsalar da bunun farkında bile olmazlar.

İslam modernistleri, Efendimize ve Cenab-ı Allah’a açıktan hesap sormanın halkta ters tepeceğini ve dönüştürücü tesir icra edemeyeceğini bildikleri için henüz hedeflerinde direkt olarak Efendimizi ya da Kur’an’ı değil ulemayı koyarlar. Efendimizi reddederken Efendimizin bize intikal eden hadislerini ulemanın uydurduğunu söyleyerek örtülü bir dil kullanırlar. Bunun Efendimizin izahatına yer verilmeyen diledikleri gibi bir Kur’an anlayışının kilidi olduğunun gayet iyi farkındadırlar. Hedef Allah’a dilediğini söyletmektir. Kimisi bu gayesini Mutezile gibi daha elit argümanlarla perdeler, kimisi de Hariciler gibi daha kaba söylemlerle temellendirirler. Bunların tavırlarında ton farkı olsa da gittikleri yol aynıdır. Bu bağlamda Haricilik bir çeşit halk modernizmi ise Mutezile de bir elit modernizmidir. Ya da Haricilik halk Mutezilesi, Mutezile ise bir elit Hariciliğidir.

Evet, Allah Teâlâ herkesin kendi kendine bir şeyler yapmasını ve bireyselliği de isteseydi hiçbir şey diyemezdik. Ancak O, hevanın tasallutundaki akıllarımızın peşine düşmemizi değil ittibayı emretmiştir. Eğer Rabbimiz, Yahudi tipi bir dindarlık isteseydi tekrar peygamber göndermez idi.

Neticeyi kelam: İstismarları engellemek itaate savaş açmakla değil ulemanın ikazı ümeranın tarassudu ile olur. Ulemaya itaat etmek istemeyenler aslında peygamberlere ve Allah’a itaat etmek istemeyenler ve mevkiye kendini koymaya çalışanlardır. Nokta.

Militarizm ve Sekülerizm

Bidat akımların diğer bir vasfı da militarizmdir. Hariciler öyle uzun vadeli stratejilere kafaları basmadığı için dudak uçuklatan bir militarizme imza atmış, Mutezile ise ellerine yeterli gücü geçirene kadar anti militarist bir portre sergilemiştir. Ancak Mutezilenin ‘Mihne’ devrinde ipleri ele geçirdiğinde yaptıkları herkesin malumudur.

Bir de tüm bidatçiler, -tıpkı Batı modernistleri gibi- ya dine karşı mübalaatsız ve seküler, ya da başlangıçta zühdçü olsalar da nihayetinde sekülerizme düşmekten kurtulamayan kimselerdirler. İslam dünyasında ilk dönemlerden beri fıkhı ve ahlakı önemsemeyen hatta bazen ateist söylemler ileri sürenlerle karşılaştığımız gibi başlangıçta zühdçü ama nihayetinde sekülerizme teslim olan akımlarla da karşılaşırız.

Tarih, seküler ruhlarını zühd maskesiyle perdeleyen sahte zahidlere çok şahit olmuştur. İmam Gazali, İhya’da, zühd hakkında şöyle bir değerlendirme yapar: “Terk ameli, terk edilen şeye nispetle zühd, yönelinen şey itibariyle rağbet ve muhabbet diye isimlendirilir. Yani züht, kendisine daha sevgili gelen bir şey için daha az sevgili olanı terk etmektir.” Bu manada bazı şeyleri terk ederek elde edilecek daha fazla güç ve itibar peşinde yapılan ‘terk’ler hakiki zühd değildir. Ahirete iman etmeyen kimselerden bile buna benzer bir terki görmek mümkündür. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Zahid olmadığı halde zahid elbisesine bürünenler” hakkında bizi uyarmıştır. İslam dünyası aleni din düşmanlığı yapanlardan daha çok bu gizli din düşmanlarından çekmiştir.

Bu sahte züht maskesinin ardındakiler, ya gizli kapaklı ehli dünya zevklerini işlemeye devam eder ya da nihayetinde seküler bir noktaya gelmekten kurtulamaz. Uzlaşmasız tekfirci radikallerin birkaç on yıl içinde devlet kapılarında ihale kovalamaya başlayan en uzlaşımcı kimselere dönüştüğüne hepimiz şahit olmaktayız. Din ile alakası olmayanların kabul etmek işlerine gelmese de kendileri ile aynı dünyacı gayeler peşinde koşan dindar görünümlü sahte zahidler gerçek dindarlar arasında bolca mevcuttur. Onlar eğer bir yere aitlerse orası seküler dünyaperestlerin arasıdır.

Ez cümle tüm modern/bidatçi akımlar, ulema karşıtı olup, militarist, tekfirci ve -zühd elbisesini giydiği zamanlarda dahi- seküler bir ruha sahiptirler. Bunların modernizmin kurucuları gibi metafizik yanlısı ya da şimdiki bir kısım modernler gibi metafizik karşıtı bir yerde durmaları tali bir husustur. Tüm modern/bidat akımların örtülü amacı dünyadır. Bu amaç, -tıpkı Yahudiler gibi- Allah’a yine Allah adına muhalefet etmek gibi seküler bir dindarlık tasavvuru inşa edilerek de ifa edilebildiği gibi Batı modernizmindeki gibi aynı şekilde dini kılıflı bir refleksle başlayıp seküler ve din karşıtı bir noktaya da evrilebilir.

Dini zaten karşısına alan kimselerin amacının dünya olduğu ortadadır. Dindar görünümlü İslam modernistlerin amacının dünya olduğunu ise başka hiçbir şeye bakmadan sadece şuradan anlamak mümkündür ki söyledikleri ve yaptıklarının hâsılası, kültürden medeniyete, ahlaktan siyasete toplumu tanzim eden ne kadar değer varsa bunları ‘modern Batı normları’ üzerinden dizayn etme ve bu değerleri en iyi temsil eden siyasi hegomonyaya iltihak arzusudur. Bu söylemlerine yüzlerce misal verilebilir biz sadece Batıda cemaatler gibi organizasyonlarla devletin nasıl ilişki kurduğuna bakarak cemaatleri kayıt altına almak gerektiğini, bilimsel olmayan dini bilginin toplumla çatıştığını, bilimsel bilginin her durum ve şartta esas olarak benimsenmesi gerektiğini, dinin ve cemaatlerin bilimsel bilgi ile buluşturulması gerektiğini söyleyen diyanet işleri başkan yardımcısını misal verelim.[8] Bu şaşkın adamın onca lüzumsuz değerlendirmesi arasında fikir adına söylediği yegâne şey, ‘Ey devlet adamları! Dini, batının insan ve varlık tasavvurunun hâsılası olan modern bilime boğdurun’ herzesinden ibaret.  Tövbe tövbe. Bu adamlar ‘bilim’ derken “‘süper sicim teorisi’ne göre namaz kılmalıyız” demek istiyor olmadıklarına göre murad ettikleri şey, -Batıda örneklerini gördüğümüz şekilde-  dilediği her hezeyanı sınırları içinde rahatça dillendirebildikleri sadece seküler parazitlerin içinde yaşayabildiği bir ‘yeni atlantis’tir. Bunlar batının insan ve varlık tasavvuruna teslim olmuş zihinlerdir. Tam burada bu nâdânların ‘bilgi’ ve ‘bilim’ diye önünde gerdan kırdıkları hezeyanları yüzlerine vurmak vardı ya onun yeri burası değil maalesef.

Şimdi tüm bu vasıfları kendinde tastamam barındıran bir fırkadan bahsetmenin vakti geldi:

MODERNİST BİR YAPILANMA OLARAK ‘FETÖ’

Mahud darbe kalkışmasından sonra herkesi şaşkınlığa düşüren bu hainliğin faillerinin nasıl bir ruh haliyle buna kalkıştığını anlamak, hem din hem devlet açısından büyük ehemmiyet arz etmiştir. Kendisini bunca zaman nasıl gizleyebilmiş oldukları, böylesi örgütlü bir güce nasıl ulaşabildikleri, hoşgörü sloganının arkasında nasıl böyle bir hunharlık perdeleyebildikleri… Her biri cevabı aranan mühim sorular.

Öncelikle Fetö’nün tüm bidatlerinin temelindeki en büyük sapkınlığı, ehli küfrü ‘ehli necat’ görmelerinde yatmaktadır. Allah’ın düşmanlarını üst bir dinin çatısı altında ‘dindaş’ları olarak görmek, dileyen dilediği gibi inansın ve davransın manasına gelen bu son derece sapkın inanç, İslam’ı işlevsiz kılan, Allah’ın peygamber göndermesini abese indirgeyen, İslam ile alakası olmayan sarih bir küfürdür.[9] Onların gelenekten tamamen kopuk, fıkhı akideyi berheva eden bu söylemi onları bidatçi/modern fırkaların liste başı yapar.

Örgüt lideri bu inançlarını açığa düşmemek için örtülü bir dil kullansa da takipçilerinin bu hususta yığınla açık verdiklerini takip edenler bilirler. Fetö’nün tüm sapkın söylem ve eylemleri, ehli küfre eklemlenmelerini temin eden işte bu ‘herkesin mensubu olduğu ortak din’ temelinde şekillenmiştir. Bunların meşum kalkışmalarının arkasında başka bir saik aramak kasıt değil ise ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Fetö, dünyevi gayesi için bütün argüman ve imkanları kullandığı için dünyanın yanında dini de kullanmayı ihmal etmemiştir. Modernizmi vardığı yer ile değil menşe ve gaye itibariyle tanımlamak gerek demiştik. Tutulan yol gelenekle benzerlikler arz edebilir ama bu onu modern olmaktan kurtarmaz. Fetö’nün yaptığı bu işi başka bazı modernistlerin haz etmediği geleneksel, mezhepsel, tasavvufi vs. bir kavramsal çerçeve ile yapmış olmaları bu fırkayı gelenekçi yapmaz. Geleneksel kavramları kullanarak sapkın yapılanmalar peşinde koşan ilk fırka bunlar da değildir. İslam dünyasında Batiniler, Haşhaşiler, Babailer, batıda tapınakçılar, masonlar, gül haç kardeşliği ve newage tarikatvari sayısız yapılanma vardır.

Bu fırka, -din karşıtı modernistlerin iddia ettiği gibi- cemaat ve tarikatlardaki gibi ‘itaat’ kültüründen gelmesinin yanı sıra ilham, rüya benzeri bilgi kaynaklarına inandıkları için yoldan çıkmış kimseler değildir. İtaatin mahiyetini geride izah ettik. İlham ve rüyanın, Kur’an, Sünnet ve ulema katındaki mahiyetine yazının hacmini arttırmamak için değinmiyoruz. Ancak bu fırkanın ilham ve rüya ile olan gerçek münasebetlerini ve hem de bunların gerçek yüzlerini göstermesi açısından bir hususu nakletmeden geçemeyeceğiz.

Bu fırkanın eski mensuplarından birisi yakın zamanda ekranlarda anlatmış: Bir dönemler Fetö içerisinde bazı kimseler rüyalarında Efendimizi ve Said Nursi’yi görmüş, onlara gittikleri yolun yanlış olduğunu söylemişler. (Allah Allah! Demek sahih rüyalar da olabiliyormuş). Bu rüyalar, örgüt lideri olan nasipsize iletildiğinde söyle demiş: “Hz Peygamber bana rüyada değil canlı olarak görünse ve yanlış yolda olduğumu söylese ‘Kusura bakma! Ama ben senin şimdi değil daha önce söylediklerini alacağım’ derim.”

Bu ifadeler, hala internette dolaşımdadır. Açıktır ki bu nasipsiz, ‘Hz Peygamber’in önce söyledikleri’ diyerek o sözlere dair kendi sapkın yorumlarını kastetmektedir. Hale bakın ki bu durum karşısında ‘Acaba bu doğru olabilir mi? Bir şeyi yanlış yapıyor olabilir miyim?’ dememiş ve direkt olarak kendi sapkınlığını esas kabul etmiştir. Bu olay öncelikle bu fırkanın aslında ilham ve rüyaya itibar etmediğini, onların kendi aralarında anlattıkları ‘Efendimizi rüyada gördük bizim şu mekânımıza gitmişti’ gibi kıssaların, cemaat mensuplarını uyutmak için propaganda amaçlı uydurulup piyasaya sürüldüğünü gösterir. Daha kritiği de şudur ki biz senin bu söylediğini değil öncekilerini alıyoruz demek senin dediklerini değil kendi yorumlarımızı kıstas kabul ediyoruz demektir. Bu da Allah’a ‘Kutsal kitap bizim elimizde’ diyerek horozlanan mülevves hahamın tavrının aynısıdır. Bu tavır, Fetö’nün aslında Efendimize ve Cenab-ı Allah’a mollalığı göze alan diğer bidat/modern akımların özelde de Yahudilerin bir devamı olduğunu gösterir. Ancak elbette ki gavurun sefil insan ve varlık tasavvuru arasına sıkışmış, kont ve kontesleri kıskandıran seküler hayatlarıyla modernist din uzmanlarının (!?) Fetö’nün bir ‘kefereye hizmet ideolojisi’ olduğuna değinmek yerine onların itaat kültüründen gelen ilhama değer veren gelenekçi bir cemaat olduğunu iddiaya kalkmalarına da şaşırmıyoruz.

Fetö, ulema karşıtıdır; ulemaya açıktan savaş açarak değil onları işlevsiz bırakarak, geleneğin kavramlarıyla geleneği ortadan kaldırmaya matuf ulema karşıtı bidatçi fırkaların bir yenisidir. Fetö, aynı zamanda militarist seçkinci bir fırkadır. Sıradan kitleleri kurtarılması ya da yönetilmesi gereken ayak takımı olarak görürler. Seçkinciliğin diğer bir tezahürü olarak da aşağılık psikolojisine sahiptirler. Sadece kendilerine muhalif oldukları için güçsüz gördükleri müminleri tekfir etmeleri, güçlü olarak gördükleri aralarına kabul edilmek istedikleri küfür ehlini dindaşları ve yaltaklanılması gereken cici kimseler olarak görmeleri bununla alakalıdır. Anti militarist hoşgörü söylemleri de aslında güçlü olana yaltaklanmaktan başka bir şey değildir. Gücü elinde geçirdiklerinde gösterdikleri acımasızlıkları, hoşgörünün muhataplarının biz olmadığını gösterir.

Aynı zamanda sekülerdir… Bunların aslında dünyanın seküler değerlerine iltihak etmeyi normalleştiren hatta idealleştiren bir ortak din gayesinde olduklarına gride değindik. Ancak bu olmasa idi dahi sözde dini gerekçelerle dinin ahlak ve hukuk kurallarını peyderpey askıya alan bir ibahilikle icrayı faaliyet gösterdiklerini artık herkes bilmektedir. Aksi de olamazdı zaten zira imrendikleri seküler dünyanın değerlerini eninde sonunda içselleştirmeleri kaçınılmazdır. (Lütfen kimse sekülerizmin bir takım ibadet ritüellerini yerine getirmekle çeliştiğini zannederek namazlar kılan oruçlar tutan bazı taze Fetöcüleri örnek göstermesin. Onlar da vaktini beklemektedir. Meseleyi anlamak isteyen bu bostanın yetişmiş hıyarlarına baksın.) Yani bunlar, garbın İslam dünyasındaki stratejisine taşeron olduklarının farkında olmayan saf kimselerden oluşuyor değildir. Tam tersi, bunu gören ama ya bunu içselleştiren ya da önemsemeyen fertlerden teşekkül etmiştir.

Böyle bir kafanın hayat tarzlarını benimsedikleri hatta yaltaklanmayı maharet saydıkları ‘dindaş’larının coğrafyamızdaki siyasal amaçlarını gerçekleştirmek için muhaliflerini derdest etmek için gönüllü olmaları şaşırtıcı değildir. Sivilleri öldürerek yönetime el koymak, iç savaş çıkarmak, işgale zemin hazırlamak, efendilerinin sıradan harp stratejilerindendir. Artık yaptıkları zulümleri hangi gerekçeyle temize çıkaracakları da meşreb meselesidir; kimileri sivil halkı muharip unsur olarak görerek onları katletmeyi ‘it sürülerini’ telef etmek olarak görürken, kimileri onları şehit ettiklerini düşünerek huzurla katleder. Lanetüllahi aleyhim…

Darbenin Sorumlusu Cemaat Zihniyeti ve Sünnilik midir?

Laikler Fetö’nün eylemlerini -Fetö dindar olma iddiasında olduğu için- dine bağlayarak gayet hızlı bir akıl yürütme (!?) yapmışlardır. Onların bunu yapmalarına alışkınız. Ancak güya dindar ve din adına söz söyleyen sözde ilahiyatçılara ne demeli? Onlara göre Fetö, iradesini bir başkasına teslim eden, verilen işleri sorgulamadan yapan, ne kadar sadık olursa o kadar yükselen, günah işlese bile şefaat edecek hoca efendisi olduğu için torpilli olan, ilham rüya gibi hurafelere inanan kimselermiş. Fetö, bu hususlarda ortak inanç ve reflekslere sahip olan diğer cemaatlerden bir cemaat olduğu için ya da bu tür inançları ve cemaatleri doğuran ‘Ortodoks Sünnilik’ (!?) temeline dayandığı için bu eylemleri gerçekleştirmiş… Ve daha neler neler…

Bu kifayetsizler, sözüm ona Sünniliği ve bu zeminde şekillenen tüm cemaatleri destekleyenler potansiyel Fetödür imajı vermeye, tüm bu değerlerimizi ihaneti vataniye kalkışmasına girişmiş bu hain grub ile özdeşleyerek algı yönetmeye çalışmaktadırlar. Ağızlarından köpükler saçarak ‘Cemaatlere vurun! Sünnileri ezin!’ diye feryatlar eden bu güruhtan bazıları ekranlarda açıkça ‘Sünniliğe dayanan diğer cemaatlerin sapkınlığını görmek için ille de darbeye kalkmalarını mı beklemek gerekmektedir?’ demeye cüret edebilmişlerdir.

Onlar Fetö’nün sapkınlığının, bir âlime tabi olmaya ve cemaatlere iltisak etmeye bağlı olduğu propagandası ile özelde Ehlisünnet’e ve Ehlisünnet Tasavvufunun imamlarına tabi olunmasına mani olmaya çalışırlar. Bir âlime itaat etmenin ya da teslim olmanın tüm modernist din uzmanları (!?) tarafından ‘iradesini askıya almak’ ya da ‘aklını kiraya vermek’ olarak nitelenmesi bu yüzdendir.

Doğrusu ilahiyatçı geçinen bu cahillerden sadra şifa bir değerlendirme bekliyor değildik ancak böylesi bir ucuzluğa talip olacaklarını da sanmıyorduk. Çok net bir şekilde belirtelim: Fetö’nün sapkınlığının faturasını -tabi olunan kimsenin sapıklığına bakmadan- bir âlime bir cemaate bir mezhebe daha da özelde Ehlisünnete ve Ehlisünnet Tasavvufuna tabi olmaya kesenler faturayı direkt olarak dine kesenler kadar ahmak, alçak ve haindirler. Onlar avamın elinden gerçek ulemayı alarak o mevkiye kendilerini koymak isteyen mürtedlerin, haricilerin, mutezilenin, mücessimenin ve batı modernizminin çocuklarıdır. Bizce gelenek karşıtı ve ihanetin faturasını geleneğe kesmeye kalkan tüm bu sefihler en az Fetö kadar ihaneti diniye içindedirler. Dinine ihanet edenler vatanlarına çoktan ihanet etmişlerdir.

Ahmak ve haindirler zira hoca kisvesine bürünmüş sahtekârlar yüzünden ilmiyeyi, veli numarası yapan kimseler yüzünden velayeti, sahte mehdilik yapıldığı için mehdiyeti inkâr etmek, ancak sahte peygamberlik iddia edenler var diye nübüvveti inkâr etmek kadar tutarlıdır. Eğer bu iddialarınsa samimi iseler günümüzde sahte peygamberler var diye nübüvveti de reddetmelidirler.

Şu saçma tabloya bakınız ki modernizmin bir cenahındaki birileri diğer modernizmin cenahındaki bir fırkaya modernizm adına karşı durmaktalar, ama saldırılan şey yine gelenek. Fetö’yü modernizm adına eleştiren ey zavallılar! Onlar sizdendir sizden, bizden değil! Biz, Fetö karşıtı gibi görünen bu güruhların, -ömür boyu arzuladıkları seküler dünyaya eklemlenme stratejisini mükemmelen gerçekleştirdiği için- içten içe bu örgüte kıskançlık duyduklarını düşünmüyor da değiliz.

Yakın bir zamanda diyanet ve bir kısım sözde ilahiyatçının Fetö yapılanmasının mahiyetini tespite dair bir ‘şura’ gerçekleştirdiler. Diyanet başkanın da aralarında bulunduğu ilahiyatçıların yaptığı konuşmalarda ‘Cemaatlere aklınızı kiraya vermeyin’ mesajı verilmiş, sonraki haftalarda verilen Cuma hutbelerinde örtülü bir telkin ile ulemaya ittiba örselenmeye çalışılmıştır. Hutbelerden hiçbir faniye itaat etmeyin telkinlerinde bulunan diyanet, kendisi baki imiş gibi kendisine itaat edilmesini talep etmiştir. Diyanet yaptığı bu açıklamalarla ‘zaten bu cemaatlere zor tahammül ediyoruz. Siz gidip bunlara kafayı kiraya veriyorsunuz’ mesajı vererek cemaatler ve onlara tabi olan nice insanı örtülü olarak tahkir ve tadlil etmiş, Ehlisünneti ve Ehlisünnet Tasavvufunu yaşatmaya çalışan cemaatlere haince saldıran bu güruhların yanında bir görüntü vermiştir. ‘Diyanet, bu açıklamalarıyla başka şeyler söylemek istemiş ise bunu tashih etmelidir’ derdik ancak geride naklettiğimiz diyanet başkan yardımcısının röportajı, diyanetin gayesinin zaten bu olduğunu tasrih etmiştir. Dolayısıyla, ‘modernizm gönüllüleri’ tarafından istilaya uğramış olan diyanet de Ehlisünnete garazı olan diğer herkes gibi yaptığımız bu tenkitlerin muhatabıdır. Ama yine de diyanet içinde diyanet yetkililerinin bu açıklamalarından rahatsız birileri var ise buyursun açıklasınlar.


Dipnotlar

[1] Kostas Gavroğlu, Bilimlerin Geçmişinden Tarih Üretmek, Çev: Ari Çokona, s. 46-7, 59, İletişim Yay, 2006.

[2] Aytunç Altındal, Bir Türk Casususun Mektupları/Batı’da Seküler Düşüncenin Gelişimine Katkı, s. 122-3, 89, 6, 10, Alfa Yay, 2010.

[3] Alekandre Koyre, Bilim Tarihi Yazıları 1, Çev: Kurtuluş Dinçer, s. 2, Tübitak, 2000.

[4] Stephen Toulmin, Kozmopolis; Modernitenin Gizli Gündemi, Çev: Hüsamettin Arslan, s. 100, 114, Paradigma Yay. 2002.

[5] İbni Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Haz Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî, c. 9, s. 442, Darü’l-Hicr, 2003.

(Etana rasulallahi iz kane vastana, fe ma libadillahi ve ma liebibekrin)

[6] İbnü Ebî Âsım, Kitâbu’s-Sünne, no: 942.

[7] Erich Fromm, Psikanaliz ve Din, Çev: Aydın Arıtan, s. 75-6 Arıtan Yay, 1996.

[8] Diyanet başkan yardımcısı Mehmet Emin Özafşar’ın 8 Eylül tarihli el-Cezira Türk röportajı.

[9] İslam’ın bu husustaki hükmünü gerekçeli bir şekilde görmek için Bkz. İfrat ve Tefrit Arasında İman ve Küfür, Haz: İsmailağa Telif Heyeti, Siraç Yayınevi.