İslâmiyet insana daima müstakim olmayı emreder. İnsanoğlunu mükerrem kılan[1] Cenab-ı Hak, ona hayatın farklı kesitleriyle ilgili muhtelif vazifeler de yüklemiştir. Kendisini yaratan ve yaşatan Allah Teala tarafından yüklenilen bu vazifeler, her ne kadar  özelde kulun dünya ve ahiretini kurtarması amacına matufsa da genel anlamda tüm kainatın yerleşik nizamının devamı açısından da hayati önem taşımaktadır. Bunun içindir ki Mevlâ Teâlâ “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır”[2] buyurmaktadır.

İnsana yüklenilen en önemli vazifelerden biri de hiç şüphesiz ki tesettürdür. Tesettür arapça bir kelime olup lügavi anlamı itibarıyla “örtünme, [3] gizlenme[4]” anlamına gelmektedir. Cenab-ı Hak insanoğluna onu diğer varlıklardan ayıran mümeyyiz bir vasıf olarak hayâ/ utanma duygusu gibi kıymeti takdir edilemeyecek bir nimet bahşetmiştir. Haya nimetinin bir tezahürü sayılabilecek tesettürü de insana bir vecibe kılmıştır. Nitekim “Ey Ademoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik”[5] şeklindeki âyet-i kerime bahsinde olduğumuz noktanın en bariz ispatlarındandır. Zira Cahiliyye dönemi insanı tavaf gibi ulvî bir vazifeyi dahi uryan olarak icra ederler ve uyarıldıklarında da “Bize Allah Teala bunu emretti”[6] derlerdi. Bu durum üzerine Canab-ı Hak  böyle bir çirkinliği emretmediğini ve etmeyeceğini beyan eden, kullarına mescitlere girdiklerinde zinetlerini kuşanmalarını emr eden  ayet-i kerimeleri inzal buyurarak[7] çıplaklığın ve örtünmemenin şeytanın bir iğvası olduğunu ifade buyurdu. Hatta Şeytan’ın Adem Aleyhisselam ile Havva validemizi vesvesesiyle ihrac ettiği Cennet’ten çıkarırken ikisinin de üzerinden örtülerini çıkarttığı[8] ve bununla da her ikisinin biribirlerinin avretlerini görmelerini amaçladığı[9] âyet-i kerimede mezkurdur.

İnsanoğlunun bedenini açma, teşhir etme çabasının perde arkasında yatan temel saikin İblisin dürtüleri olduğunu gösteriyor bize bütün bunlar. Kulun, şeytanın bu yanlış yönlendirmeleri karşısındaki mücadelesine bir de nefsin, şeytanın isteklerine paralel talepleri eklendiğinde pek tabii zor oluyor böyle bir akıntıya karşı kulaç vurmak.

İnsan psikolojisi üzerine ciddi anlamda kafa yormuş olan Batı, İslam alemindeki müslümanları manen tahrib etmenin toplumları çökertmek, toplumları çökertmenin ahlâkı tarumar etmek, ahlâkı tarumar etmenin tesettürü yok etmek, tesettürü yok etmenin de İslamın öngördüğü örtünme biçimini tahrif etmekten geçtiğini keşf etti öncelikle. Önce örtünme biçimimizi aldılar elimizden. Buna karşılık olarak da açılmayı değil, kendi hevalarından geliştirdikleri tesettürü yaygınlaştırdılar müslümanlar arasında. Alternatif bir tesettür tarzıydı bu. Öyle ki; kelime anlamında gizlenme bulunan tesettürü, kökeniyle asla bağdaşamayacak “imaj” kelimesiyle mezc edebildiler aklımızla alay edercesine. Tüm bu olanlara karşı müslümanlar olarak “tâbi olmaktan, taklit etmekten” başka bir reaksiyon sadır olmadı bizlerden. Kadınıyla, erkeğiyle İslâmın mahrem çizgileriyle çerçevesini oluşturduğu giyiniş tarzımızı yabancılar vaziyete geldik maalesef. “İslam’a göre giyinme tarzı mı olurmuş?” diyen din adamları (!) mızın söylemleriyle zehirlendi zihinlerimiz. Netice olarak elimizde kalan tek şey “kalbin temiz olması mühim” sloganıyla avunarak İslâm’ın kadın veya erkeğin giysisinde aradığı olmazsa olmaz şartlara göre giyinmekten, böyle bir vecibenin muktezasıyla amel etmekten mahrum kalmak oldu.

Mevzumuzu daha anlaşılır kılabilmek adına İslam’ın tesettür için kadına ve erkeğe öngörmüş olduğu şartları sıralayalım şimdi de. Her hangi bir müslüman erkek veya kadının giyinme tarzının “İslâmî” olabilmesi giyilen elbisenin şu vasıfları haiz olmasına bağlıdır:

  1. Bedenin tamamını örtmesi: Bu şart, kadının elbisesinde aranan bir farizadır. Zira kadın başından ayağına kadar avrettir.[10] Bu yüzden giyeceği elbise vücudunun tamamını örtmelidir. Zira Kur’an-ı Kerimde Cenab-ı Hak Ey Peygamber! Zevcelerine ve kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına de ki, üzerlerine cilbablarını sıkı örtsünler. Bu, onların tanınmalarına ve eza edilmemelerine en yakın (en muvafık) bir sebebdir. Ve Allah en çok mağfiret edendir, çok merhametli olandır.”[11]şeklindeki ayet-i kerimeyle müminlerin kadınlarının “cilbab” giymeleri emredilmiştir. Ayette geçen cilbanın anlamı “bedenin tamamını örten elbise”dir.[12] Dolayısıyla ayette mümin kadınların evden dışarıya çıktıklarında bedenlerinin tamamını başından ayağına kadar örtecek bir elbiseye bürünmeleri emr edilmektedir. Bu giysiyi de tam anlamıyla karşılayacak olan elbise “çarşaf”tır. Ayet-i kerimenin devamında da ifade edildiği üzere bunun sebebi müslüman kadınların tanınmaları sebebiyle ahlakı bozuk kimseler tarafından serkeşliğe maruz kalmalarından korunmalarıdır. İslam kadına verdiği önemi onu adeta bir mücevher gibi saklamasıyla ispat eder. Allah Teâlâ’nın annelerimiz olan Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’in hanımlarına “evlerinde yerleşmelerini emretmesi” de bu kabildendir. Kaldı ki onlar ümmetin anneleridirler. Buna rağmen evlerinde istikrar etmelerinin emredilmesi sair kadınların evleviyetle bu emrin kapsamına girdiklerini ifade eder.[13]
  2. Haddi zatında zînet olmaması: Bu şart da kadının elbisesine râcidir. Zira Allah Teâlâ Kur’an-ı Hakîm’de mümine kadınlara “zinetlerini açığa çıkarmamalarını”[14] Onun için kadının giydiği elbise haddi zatında zînet olan bir giysi olmamalıdır. Kadının süs sayılabilecek elbisesi, takıları gibi bil cümle “zînet” kapsamına girecek şeylerle dışarıya çıkması büyük günahlardan sayılmıştır.[15]  Günümüzde tesettür piyasasının ürettiği giysiler haddi zatında zînettirler. Bu yüzden ürünlerini teşhir ederken müslüman kadınlar için herkesin “imaj” ına uygun kıyafetler ürettiklerini ifade edebilmektedirler. İslam’ın kadını gizleme kastıyla farz kıldığı tesettürü, kadını namahrem erkeklerin dikkatlerini celb edecek kıyafetler içerisine sokmaya “tesettür” diyebilme garabeti özellikle bunlara mahsus bir çelişki olsa gerek.
  • Dar olmaması: Elbisede aranan bu vasıf hem erkeğin hem de kadının elbisesi için geçerlidir. İslam elbisenin vasfında genişliğe ayrı bir önem atf etmiştir. Zira elbisenin geniş olması avret mahallerinin belirmemesi açısından çok önemlidir. Bu yüzden Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) “Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki ben onları görmüş değilim: Yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar bulunup, onlarla insanları döven bir sınıf  ve (yürürken sağa sola) meyl eden ve (başkalarını da kendilerine) meylettiren Giyinmiş çıplak kadınlardır. Onların başları sağa sola dönen develerin eğilmiş hörgüçlerİ gibidir.Bunlar cennete giremeyecek, onun kokusunu da alamayacaklardır. Halbuki onun kokusu şu kadar,  şu kadar uzaktan duyulur.”[16] İbn Abdilber hadiste bahsi yapılan “giyinik çıplak”ların üzerlerine elbise olarak bedenlerini örtmeyip altını vasf eden elbiseler giyinen kişiler olduğunu ifade etmektedir.[17]
  1. Uzvun hacmini belli etmemesi: Giyilen elbise gereken genişlikte olmadığında her ne kadar cildin rengini ibraz etmese de üzerine giyildiği uzuvların hacimlerini ortaya koyacaktır. Bu da elbisenin “setr/ örtme, gizleme” vasfını yok eden bir durum olarak karşımıza çıkacaktır. Nitekim Üsame b. Zeyd, (Radıyallahu anh), Dihye-i Kelbî’nin Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’a hediye ettiği bir elbiseyi kendisine giydirdiğini, onun da bu elbiseyi giymesi için hanımına verdiğini bunun üzerine Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın kendisine “Ne oldu, neden o elbiseyi giymiyorsun” diye sorması üzerine “Onu hanımıma giydirdim” cevabını verdiğinde Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ nün “Ona söyle o elbisenin altına bir entari koysun. Zira ben o elbisenin onun kemiklerinin hacmini belli etmesinden korkarım” buyurduğunu nakletmektedir.[18]
  2. Açık renkli olmaması: Erkekler için aspur ile boyanmış sarı elbise giymek mekruh kabul edilmiştir Hanefi mezhebince.[19]Üzerinde başka bir renkte çizgi vb. motifler bulunmayan sade Kırmızı renkli elbise de giymemelidir müslüman erkek mümkün olduğu kadar. Bunun dışında müslüman kadınların dışarıda giydiği elbiseler koyu renkli (siyah) olmalıdır. Zira açık renk tonundaki elbiseler insanların nazarlarını kadının üzerine çekeceğinden dolayı asla caiz değildir.
  3. Kokulu Olmaması: Bu vasıf kadının dışarıda giyeceği elbiseyle ilgilidir. Müslüman bir kadının koku sürünerek dışarı çıkmasının vehametini beyan eden hadisler bu tarz bir ameliyenin toplumda ne denli bir ahlak bozukluğu ve fesada vesile olacağını da göstermektedir. Hz. Peygamber (Aleyhissalatü vesselam)’ın bu konuyla ilgili “Hangi bir kadın koku sürünür de bir kavmin yanına varır ve onlar da onun kokusunu alırlarsa o zina yapmıştır”,[20] “Sizden (kadınlardan) biriniz mescide çıktığında kokuya yaklaşmasın”[21] buyurmaktadır. Ayrıca konuyla ilgili nakledilen bir rivayet de şudur: Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’in yanından kokusu etrafa yayılan bir kadın geçti. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) bu kadına “Ey Cebbâr’ın kulu, mescide mi gidiyorsun” diye sordu. Kadın “evet” diye cevap verince Ebu Hureyre (Radıyallahu anh): Dön guslet, zira ben Resulüllah (Sallalllahu aleyhi ve Sellem)’i şöyle derken işittim: “Hangi bir kadın kokusu etrafa yayılır halde mescide gitmek için dışarıya çıkarsa, evine dönüp gesledinceye dek Allah ondan namazı kabul etmez.”[22] Rivayetlerin tamamı incelendiğinde İslam’ın kadının giydiği dış elbisede koku bulunmasını şiddetle yasakladığı ortaya çıkacaktır.
  • Karşıt cinsin elbisesine benzememesi: Elbisede aranan bu vasfa göre erkeğin giydiği kıyafet, tarz, renk vb. açılardan kadının kıyafetine benzememeli, kadının giydiği kıyafet de aynı şekilde erkeğinkine benzememelidir. Bu noktada örfün de bağlayıcılığı vardır. İslam’a uygun her hangi bir örfte sadece erkeklerin giydiği kıyafetleri kadınlar giyemeyeceği gibi, sadece kadınların giydiği kıyafeti de erkekler giyemez. Zira İslam, karşıt cinse benzemeyi mutlak anlamda yasaklamıştır. Nitekim Peygamber (Aleyhissalatü vesselam): “Kadınlardan erkeklere benzeyen ve erkeklerden de kadınlara benzeyen bizden değildir”[23]buyurmaktadır. Ayrıca konuyla ilgili diğer rivayetlerde sahabe Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ nün erkeğimsi tavırlar sergileyen kadının Cennet’e girmeyeceğini[24]buyurduğunu ve erkek olup kadına benzeyen veya kadın olup erkeğe benzeyen kişilere lanet ettiğini[25] haber vermektedir.
  • Kâfirlerin elbisesine benzememesi: Bu şart da hem erkek hem de kadının elbisesi için aranan şartlardandır. İslamiyet şart ve koşullar ne olursa olsun müslümanların hiç bir noktada kâfirlere benzememesini emretmiştir. Şüphesiz o kimseler ki, dinlerini tefrikaya düşürdüler ve muhtelif fırkalara ayrıldılar. Sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işleri ancak Allah’a aitir. Sonra onlara ne yapar olduklarını haber verecektir.”[26] , “Ve zulüm yapanlara en ufak bir meyillle dahi meyletmeyin ki, size de ateş dokunmasın. Allah’dan başka yardımcılarınız da yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.”[27] Şeklindeki ayet-i kerimeler gayr-i müslimlere benzemeyi katiyetle yasaklayan ayetlerdendir. Bu noktada kadınla erkek arasında bir fark olmadığı gibi elbiseyle başka bir hususta da bir ayrım yoktur. Abdullah b. Amr b. Âs (Radıyallahu Anh) anlatıyor: “ Resulüllah (Salallahu Aleyhi ve Sellem) üzerimde aspurla boyanmış (sarı) iki elbise gördü ve “Muhakkak ki bunlar kâfirlerin elbiselerindendir, bunları giyme” buyurdu.[28] Bir diğer rivayette Hz. Peygamber (Aleyissalatü vesselam): “Ruhban elbiselerin( i giymek)den sakının. Kim onlara benzerse benden değildir”[29] buyurduğu nakledilegelmiştir. Bu rivayetlerden hareketle ulema küffara teşebbühün/benzemenin, onlara sempati beslemenin haram olduğunu belirtmiştir.[30]
  1. Şöhret elbisesi olmaması: Bu şart da erkekle birlikte kadın elbisesini kapsayan şartlardandır. Müslümanın elbisesi mütevazi olmalıdır. Şöhret için satın alınıp, insanların nazarlarını, dikkatlerini üzerine çekme maksadıyla giyilen elbiseler kibir, ucup gibi bir takım arızalara sebebiyet teşkil edeceği için yasaklanmıştır. Bu tarz giyinmek, kişinin kendisini insanlardan farklı görmesi, sıradan kabul etmemesi gibi gayr-i ahlakî tutumları da zımnında barındırdığı için Cenab-ı Hakk’ın gazabını da celb eder. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de malının çokluğuyla mağrur olarak sair insanlara caka satan Karun’u zemmederken “Derken Karun ihtişam kavminin karşısına çıktı. Dünya Hayatı arzulayanlar “Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı. Hakikat şu ki o, çok büyük devlet sahibidir” dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, şöyle dediler: “Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükafatı daa üztündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” Derken biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek taraftarları olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.”[31] Buyurarak Dünya’nın zinetine aldanarak böbürlenen kimselerin akıbetinin de farklı olmayacağını ifade buyurmuştur. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de: “Kim dünyada şöhret elbisesi giyerse kıyamet günü Allah ona zelillik elbisesi giydirirve onun içerisinde o kişiyi ateşe atar.” Buyurmuştur.[32]

Netice:

İslamiyet tepeden tırnağa insanı tanzim eder. Bu anlamda din, insanın “teslim olması ve Allah’ın emirlerine boyun eğmesi” manasını taşımaktadır. Müslüman olan kişi, canını ve malını Cennet karşılığında Allah’a teslim ettiği için[33] hayatın bütün boyutlarında bu ahdini yerine getirmekle yükümlüdür. Hevasını önceleyip, dinini de hevasına tabi kılma çabası içerisinde olmak ne müslümana yaraşır ne de müslümanlığa. Onun için bizler, özellikle günümüzde tesettür konusunda yaşadığımız akıl almaz tahrife “dur” demeliyiz giymeyip protesto ederek. Allah’ın bizden istediği tesettürü yukarıda serd ettiğimiz şartlar müvazenesinde değerlendirerek uygulama sahasına dökmeliyiz bir an önce. Allah’ın indirmediği bir tesettür anlayışını sahih tesettürmüş gibi zihinlerimize zerk etmek isteyen kökü dışarıdaki hıyanet çetelerini ve bu işi sektör haline getirmiş onlarca yozlaşmış muhafazakarları Allah’a havale ediyor, Müslüman kızlarımızın tesettür alanındaki bu rezillikten, kokuşmuşluktan bir an önce halas olmasını, müslüman bir bayanı Cennet’in kokusunu dahi alamayacak derecede Allah’ın rızasından uzaklaştıran bu ucube kıyafetlerden bir an önce sırılarak hakiki tesettür olan çarşafla aziz olabilmeyi, onun rızasına erebilmeyi Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz.

Âmîn, Yâ Mu’în…


[1] İsra, 70

[2] Rum, 41

[3] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, Daru Sader, Beyrut, Baskı: I, IV/343, Râzî, Muhtâru’s-Sıhâh, Mektebetu Lübnan, Beyrut, 1995, I/326, Muhammed b. Muhammed Abdurrezzak el-Hüseynî, Tacu’l-Arûs min Cevâhiri’l-Kâmûs, Daru’l-Hidâye, XI/501, Cevherî, es-Sıhâh, II/239,

[4] İbrahim Mustafa, Ahmed Zeyyât, Hamid Abdülkadir, Muhammed en-Neccâr, el-Mu’cemu’l-Vesît, Daru’d-Da’ve, I/416

[5] A’raf, 26

[6] A’râf, 28

[7] Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vâhidî en-Neysâbûrî, Esbâbu’n-Nüzûl, Daru’z-Zehâir, 2004, Baskı: III, s. 225, Celalettin es-Suyûtî, Lübâbu’n-Nukûl fî Esbâbi’n-Nüzûl, el-Mektebetu’l-Asriyye, Beyrut, 2003, s. 139

[8] A’raf, 27

[9] Siracuddin Ali b. Adil ed-Dımeşkî, el-Lübâb, fî Ulûmi’l-Kitâb, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, 1998, IX/79

[10] Bu konuyla ilgili İmam Ebu Hanife’den gelen rivayetler farklılık arz etmektedir.Hidaye ve Kadıhan’ın Şerhu’l-Camii’s-Sağir’inde kadının ayaklarının avret olmadığı doğru bulunmuştur. Nitekim el-Muhît sahibi de bu görüşü tercih etmiştir. Kudûrî şerhi el-Akt’a ve Kadıhân “Fetâvâ”sında avret olduğu görüşünün doğru olduğunu ifade etmişlerdir. (Bkz. Zafer Ahmed el-Usmânî et-Tehânevî, İ’lâu’s-Sünen, Daru’l-Fikr, 2001, Baskı: I II/652

[11] Ahzâb, 59

[12] el-Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed, el-Cami’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Daru Âlemi’l-Kütüb, Riyat, 2003, XIV/242,Muhammed Fuâd el-Berâzî, Hicâbu’l-Müslime beyne intihali’l-Mubtılîn ve Te’vîli’-Câhilîn, Daru İbn Hazm, Beyrut-Lübnan, 2000, Baskı: III

[13] Muhammed Zahid el-Kevserî, Makâlât, el-Mektebetu’l-Ezheriyye, Mısır, s. 287

[14] Nur, 31

[15] ez-Zehebî, Muhammed b. Ahmed, el-Kebâir, Daru’n-Nedveti’l-Cedîde, Beyrut, s. 135

[16] Ahmed b. Hanbel, Müsned, XIV/300, No: 8665, Müslim, Sahîh, No: 2128,  Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 1811, İbn Hibbân, Sahîh, No: 7461, el-Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 3386

[17] Celalettin es-Suyûtî, Tenvîru’l-Havâlik, Matbaatu Mustafa el-Bâbî el-Halebî, 1370, s. III/103, Muhammed b. Ahmed İsmail el-Mukaddem, Edilletu’l-Hicâb, Daru İbni’l-Cevzî, el-Kâhire, s. 156

[18] Zıya el-Makdisi, el-Muhtâre, I/441, Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXIV/ 129, No: 21786,  Bezzâr, Müsned, No: 2579

[19] Taki el-Usmânî, Tekmiletu Fethi’l-Mülhim, IV/ 68 Daru’l-Kalem, Dımeşk

[20] Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 19711,İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, No: 26863, Nesâî, Sünen, No: 5126, Hâkim, el-Müstedrek, No: 3497, İbn Huzeyme, Sahih, No: 1681, Dârimî, Sünen, No: 2688

[21] Müslim, “Kitabu’s-Salat”, No: 443, Ebu Nuaym, el-Müsned, No: 988, Nesâi, Sünen, No: 5131

[22] Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 6186, Humeydî, el-Müsned, No: 1001, Ahmed b. Hanbel, Müsned, XIII/339, No: 7959

[23] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, No: XI/461, No: 6875, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 14332, Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, No: 13196

[24] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 2443, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 13180

[25] Ebu Dâvûd, Sünen, No: 4098, İbn Mâce, Sünen, No: 1903

[26] En’am, 159

[27] Hûd, 113

[28] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/207, No: 6931, Müslim, Sahih, No: 2077, Nesâî, VIII/203, No: 5316, Tayâlisî, Müsned, No: 2278,  Ebû Avâne, Müsned, No: 8532, Hakim el-Müstedrek, IV/211,  Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 9385, Suyûtî, Cami’u’l-Ehâdîs, IX/400

[29] İbn Hacer bu rivayeti Feth de nakletmiş ve “Bu Taberânî el-Evsat da kendisinde bir beis olmayan bir isnadla nakletmiştir” demiştir. X/284

[30] Ahmed el-Ğumârî, el-İstinfâr li ğazvi’t-teşebbuhi bi’l-Küffâr, Daru’l-beşâiri’l-İslamiyye, Beyrut-Lübnan, 2005, Baskı: III,  s. 15 vd.

[31] Kasas, 79-81

[32] Ebu Davud, Sünen, “Kitabu’l-Libas”, No: 4029, İbn Mace, Sünen, No: 3668 vd.

[33] Tevbe, 111