Hadsiz Bir Soruya Tenezzülen Cevap;  Kur’ân’da Mezhep Var mı?

Son zamanlarda birileri, reddetmek istedikleri ahkâmı yahut değerleri, kolaydan reddetmek için modern ve köksüz bir usul-soru türettiler; “Kur’ân veya Sünnet’te[1] var mı?

Eğer siz doğrudan Kur’ân-ı Hakîm’den veya Hadis-i Şerif’ten bir delil, hem de soranın akıl seviyesine hitap edecek açıklıkta bir delil getiremezseniz, savunduğunuz hüküm ya da değer, o kişi tarafından hemen batıl=hakikat dışı olarak algılanır ve yaftalanır.

Bir kere bu tavrın doğru bir tavır olabilmesi için;

  1. Her şeyin tüm tafsilatıyla Kur’ân ve Sünnet’te olması gerekirdi.

Yani kıyamete kadar Müslümanların başına veya gündemine gelecek her bir olayın ve meselenin tüm hükümlerinin ve cevaplarının[2], Kur’ân ve Sünnet’te doğrudan yer alması gerekirdi. Örneğin bunlara göre oy vermenin meşrû’ olabilmesi için Kur’ân veya Sünnet’te doğrudan bir nas olması gerekir.

Oysa 23 sene zarfında Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e vahyedilen ayetler ve hadisler, belirlidir, sınırlıdır. Sınırlı olan nasların ise, âdetâ sınırsız olan olay ve hükümlerin tamamını, doğrudan ifade etmesi imkânsızdır.

Buna rağmen birileri daha da ileriye giderek,  her şeyin tüm tafsilatıyla Kur’ân ve Sünnet’te var olması iddiasının yanısıra, Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) tarafından bizzat uygulanmış olduğunu da iddia ederler. Ve Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in herhangi bir şeyi yapmamış olmasını, o şeyin cehenneme sürükleyici bidat olduğunun belirleyici kriteri olarak, göstermeye çalışırlar. Ve derler ki “Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in yapmadığı, terk ettiği şey bidattir, dalâlettir/sapıklıktır.”

Yani bunlara göre, Râşit Halifelerin sözlerine ve sünnetlerine sarılarak Kur’ân-ı Kerîm’in toplanması ve çoğaltılması, teravihin cemaatle kılınmasının adet haline getirilmesi, cuma namazında ikinci ezanın okunması; Ömer b. Abdilaziz’in uygulamasına bağlı kalarak hutbede adaletle ilgili ayet-i kerîmenin okunması; Ulemânın izinden giderek Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam gibi ilimler vaz’ edip hadislere sahih, hasen, zayıf, merfû, mevkuf ve maktu gibi, hükümlere de farz, vacip, sünnet, müstehap, mekruh ve caiz gibi kavramlar icat etmek; İslâm emirlerine itaat ve ittiba ederek camilere minareler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar ve aşevleri inşa etmek… ez-cümle İslâm Medeniyeti’ni kurmak ve geliştirmek bidattir, sapıklıktır. Hâşâ sümme hâşâ. Sahâbe-i Kirâm Efendilerimizi, Selef-i Sâlihîni ve Ümmeti bidate, sapıklığa nispet etmek kimin haddine! Bu uslûb ancak, kendi sapıklığını örtmeye çalışan ve ilimde nesebi olmayan selefsizlerin uydurduğu bir hadsizliktir!

Kaldı ki bu tavırlarının doğru olabilmesi için, Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in, tüm mübahları ve tüm müstehapları tek tek söylemiş veya yapmış olması gerekirdi. Oysa söylemesinin de yapmasının da, konumu, sorumlulukları ve zaman itibariyle imkânsız olduğu gayet açıktır.[3]

  1. “Kıyas” ve “içtihad”ın dinde yeri olmaması gerekirdi. Diğer bir ifadeyle Kur’ân ve Sünnet’teki bütün nasların delâletlerinin katî, yani ictihâda kapalı olması ve ilim sahibi olsun veya olmasın her akıl sahibinin anlayabileceği şekilde açık ve sarih olması gerekirdi. Ve eğer gerçek bunların kurguladığı gibi olsaydı, ayetler ve hadisler üzerinde hiçbir ihtilafın olmaması gerekirdi.

Oysa ihtilafın varlığı gün gibi ortadadır. Kaldı ki bizzat Allâh-u Teâlâ Hazretleri, Kitâbullah’ın bir kısmının muhkem, yani delaleti/maksadı net ve içtihada kapalı olduğunu, bir kısmının da müteşâbih, yani delaleti kapalı ve içtihada açık olduğunu bildirmektedir.[4] Bu yüzden fıkhi meselelerde ihtilafı bizzat Allâh-u Teâlâ Hazretleri murad etmiştir, sözü gayet isabetli bir söz olduğu açıktır.

Bunun ayetlerden onlarca örnekleri vardır. Sadece bir tanesini zikredecek olursak Hakîm olan Allâh-u Teâlâ Hazretleri, “Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır”[5] ayetinde, meselenin hükmünü hiçbir ihtilafa mahal bırakmayacak şekilde muhkem olarak buyurmuştur. Fakat bundan hemen iki ayet sonraki “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kur’ beklerler”[6] ayetinde ise meselenin hükmünü net olarak buyurmamış,  ehlinin içtihadına açık bir şekilde müteşâbih olarak buyurmuştur. Zira “dört ay” kelimesinden, Allâh-u Teâlâ Hazretleri’nin muradı hemen anlaşılırken, “kur’” kelimesinden muradı hemen anlaşılamamaktadır. Çünkü “kur’” kelimesi, Arapça’da birden fazla anlama gelmektedir. Nitekim bu nedenle ayeti kerimenin delâletinde gayet doğal olarak Sahâbe’den itibaren selef ulemâsının farklı ictihadları olmuş ve farklı mezhepler ortaya çıkmıştır.[7]

İşte tüm bu ve benzeri hakikatlerden dolayı Ehl-i Sünnet, hatta -dikkat ediniz- Mutezile dahi, şerî hükümlerin her zaman Kur’ân ve Sünnet’ten doğrudan öğrenilemeyeceğini, bilakis şerî hükümlerin 4 temel kaynaktan çıkartılıp öğrenilebileceğinde ittifak etmişlerdir ki; bunlar Kur’ân, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyastır.

Dolayısıyla “Kur’ân veya Sünnet’te var mı?” sorusu, hem yersiz ve hadsiz bir sorudur, hem de kasten ya da cehâleten bir tuzak sorusudur.

Zira bu soruyu soran farkında olarak veya olmayarak, İcmâ’ ve Kıyas’ın dinde delil oluşunu ya tümden reddetmekte ya da önemsiz görmektedir. Buna ilave olarak Kur’ân veya Sünnet’ten getirilecek her bir delili, başka hiçbir delile ve kişiye ihtiyaç duymadan doğrudan anlayabilir ve yorumlayabilir olduğunu, yani bir mukallid değil, aksine bir müctehid olduğunu örtülü olarak iddia etmektedir. Bu yüzden siz meselenizle ilgili o şahsa Kur’ân veya Sünnet’ten -anlayabileceği- herhangi bir delil getiremediğiniz takdirde, onun meşruiyyetini kabul etmemektedir.

Aynı sorunları içeren, özellikle de sünnet münkirlerince dillendirilen “Kur’ân’da var mı?” sorusu da, hem yersiz ve hadsiz bir sorudur, hem de kasten ya da cehâleten bir tuzak sorusudur.

Hatta bu soruyu soran kişi yine farkında olarak veya olmayarak, İcmâ’ ve Kıyas’ın yanısıra Sünnet’in de dinde delil oluşunu ya tümden reddetmekte ya da önemsiz görmekte, Kur’ân-ı, başka hiçbir delile ve kişiye ihtiyaç duymadan doğrudan anlayabilir olduğunu yine örtülü olarak iddia etmektedir. Bu yüzden o kişiye bir âlimin, hatta seleften bir zatın görüşünü, hatta bir hadis-i şerif getirseniz, bunun ile iktifa etmeyip illa ilgili bir ayet sorgulamaktadır.

Özetle birincisinin sorunu, Selef-i Sâlihîn’in yol göstericiliğine başvurmadan doğrudan Kur’ân ve Sünnet’e gitme sorunu iken, ikincisinin sorunu ise Sünnet-i Seniyye’nin de yol göstericiliğini reddedip doğrudan Kur’ân’a başvurma hadsizliğidir.

Bu nedenle bu kişilere önce uslûbunun ve örtülü düşüncelerinin hatalı olduğu, Ehl-i Sünnet’in tavrına ve yoluna zıt olduğu güçlü bir şekilde fark ettirilmelidir. Daha sonra mukallid olduğunu unutmadan işin ehlinin verdiği cevaplarla, muhatabın aklının istediği bilgilenme ihtiyacı, hasbe’l-kader karşılanmaya çalışılmalıdır.

Bu amaçla “Kur’ân’da Mezhep var mıdır?” sorusuna tenezzülen cevap vermek gerekirse, önce mezhepten ne kast edildiğini netleştirmeli, ondan sonra –ulemamızın irşadıyla- Kur’ân-ı Hakîm’den buna cevap bulmaya çalışalım.

Mezhep Nedir?

Lugatta, “gitmek”, “bir şeyi izlemek” ve “izlenilen yol” anlamlarına gelen mezhep kelimesi, “filanın mezhebi” tabirinde, “kişisel görüş” anlamında kullanılır. Fakat şerî bir kavram olarak mezhep, herhangi bir kişisel görüşü değil, belli bir usul neticesinde ortaya konulan ve kendi içinde tutarlı olan dînî bir görüşü ifade eder. Bu görüş itikadla da fıkıhla da alakalı olabilirse de daha çok fıkhî bir kavram olarak kullanılmakla birlikte özetle “hayatı, vahyin gösterdiği istikamette yaşayabilmek için bir müçtehidin ortaya koyduğu itikad veya fıkıh sistemine ve bu sistemin ilkeleri neticesinde ortaya koyulan görüşler” olarak tarif edilebilir.

Ancak, soruyu soran kişi, Kur’ân’da bu sistemin ve/veya bu görüşlerin varlığını sormamakta, bilakis bu mezhep diye ifade edilen sisteme/usule ve görüşlere bağlı kalmanın ve onları taklit etmenin Kur’ân’da bir delili var mı, diye sormaktadır.

Aslında taklit ve ictihad meselesi, her akıllı insanın vicdanında itiraf ettiği bir meseledir. Zira her insan aynı bilgi birikimine ve tecrübeye sahip değildir. Hatta her işte herkes ehil değildir, ehil olanı vardır, olmayanı vardır. Hevâ-i nefs kimi zaman engel olmaya çalışsa da, her insan hayatının istisnasız her anında ve her alanında bulabiliyorsa ehline, bulamıyorsa kendinden daha iyi bilene -fıtratı icabı- tabi ve teslim olma meylindedir.

Aynı şekilde bir mezhebe bağlı kalmak da, din hakkında konuşurken belli bir usûl çerçevesinde konuşarak ehline tabi olmaktır. Bir mezhebe bağlı olmamak ise ehlini tanımamak ve usulsüz hareket etmektir ki ehliyetsiz ve kaidesiz yapılan her türlü faaliyetin çelişkiye ve yanlışa düşmeye mahkûm olduğu gayet açıktır.

Bu yüzden bu kadar açık ve bedihî olan bir durumun ayrıca bir ayetle ispatlanmasını beklemek, münazara ilmi tabiriyle mükâberadır, yani vicdanında kabullendiği bir şeyi inatla inkâr edip, ispatlanmasını talep etmektir. Oysa delil, bedihi olmayan meselelerde talep edilebilir.

Yine münazara tabiriyle bedihi olan bir şey, ispata muhtaç olmasa da, anlamayanlar için ‘tenbih’e ihtiyacı olabilir. Bu kabilden ulemânın işaret ettiği birkaç ayet ile meseleyi “tenbih”e çalışalım.

Mezhep Bağlılığına Dair Kur’ân-ı Hakîm’den Bazı ‘Tenbih’ler 

Öncelikle yukarıda onlarca ayetten sadece bir örneği olarak zikredilen ayetlerdeki müteşâbihât vakıası, konuyla ilgili tek bir ayet olmasa dahî, farklı anlayışların kaçınılmaz olduğunu ve bu farklı tavırların bizzat Cenâb-ı Hak tarafından murad edildiğini ifade etmekte yeterince açıktır. Zira eğer Cenâb-ı Hak, ihtilafı murad etmemiş olsaydı, ayetlerde müteşâbihât olmaz, hepsi muhkem olurdu.

Oysa müteşâbihâtın varlığı hem yukarıda işaret edilen ayette hem de örnekte olduğu gibi ihtilafı zorunlu kılmaktadır ki işte bu ihtilaf, bir usule bağlı olarak mezheplerin doğmasının asıl sebebini oluşturmaktadır.

Kaldı ki Allâh-u Teâlâ, ehline ittibâyı ve onların taklid edilmesi gerektiği hakikatini bazı ayeti kerimelerde açıkça ifade buyurmuştur. Örneğin;

  1. Mü’minlerin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her bir fırkasından bir zümre dinde fakih olmaya çalışsalar ve kavimlerine dönünce de onları uyarsalar. Umulur ki, onlar da sakınırlar.”[8]

Allâh-u Teâlâ Hazretleri bu ayet-i kerimede bir grubun dinde fakih olmasını, insanları uyarmalarını, insanların da o ihtarlar doğrultusunda sakınmaları gerektiğini açıkça emretmektedir. Herkes nasıl fizikçi, kimyacı, tıpçı olamıyor, bu kişilerin söylediklerine göre diğer insanlar hareket ediyorsa, aynı şekilde dînî mesâilde de herkes söz sahibi değildir. Bu nedenle söz sahibi olanların bir usûl çerçevesinde ortaya koydukları mezheplere tâbî olunur.

  1. Eğer bilmiyorsanız, bilene sorun.”[9] Bir mezhebe tâbî olarak dinini yaşamak da, hayatının her anında karşısına çıkabilecek olan her bir meselenin tek tek şerî hükmünün ve nasıl yapılması gerektiğinin ilgili delillerini, şahsî ve zamansal sebeplerden dolayı inceleme imkânına sahip olamayan kişilerin, bu imkâna sahip olan ulemaya sorup öğrenmesi ve ona göre hayatını tanzim etmesi demektir.
  2. Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?[10] Kendisine ulaşan ve zahiren birbirleri ile ihtilaf eden bir takım naklî delilleri incelemekten aciz olan kişi ile onları tahkik edip hangisinin farza hangisinin müstehabba delalet ettiğini, hangisinin herkesi ilgilendirip hangisinin belli şahısları ilgilendirdiğini tespit edebilen kişi elbette bir değildir. İşte bir mezhebe göre hareket etmek, birince vasıftakilerin ikinci vasıftaki bir zatı taklid etmesi demektir.
  3. Allâh-u Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de ilim ehlini, farklı derecelerde oluşlarına vurgu yaparak farklı kelimelerle anar. Bazen, “الذين أوتوا العلم / kendilerine ilim verilenler”, bazen “أولو العلم / ilim sahipleri”, bazen “العلماء / ulemâ”, bazen “الراسخون في العلم / ilimde rusuh/derinlik sahipleri”, bazen de “أئمة / imamlar” diyerek zikreder.

Bunlardan bir tanesinde şöyle buyurmaktadır; “Kulları içinden (gerçek anlamda) saygı duyarak Allah’tan korkanlar, sadece ulemâdır (العلماء).”[11] Keza bir diğerinde de şöyle buyurmaktadır; “İşte bunlar, insanlar için verdiğimiz misallerdir. Fakat onları ancak âlimler (العالمون) hakkıyla anlayabilirler.”[12]

Mademki herkes Cenâb-ı Hakk’ı hakkıyla takdir edip ona saygı duymaz ve ondan korkmaz ve mademki Kur’ân-ı Hakîm-i herkes anlayamaz, herkes hakkıyla idrak edemez. Öyleyse bu gibi kimselerin, Cenâb-ı Hakk’ı hakkıyla takdir eden, ona karşı hakkıyla saygı duyup ondan korkan ulemaya tâbî olmaları, Kur’ân-ı Hakîm-i hakkıyla idrak eden âlimlere tâbî olmaları, hem fıtraten ve vicdanen hem de şerî olarak bir zorunluluktur.

  1. Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır; “Onlardan bir grubu, sabırları neticesinde imamlar kıldık. (Onlar, insanları) emirlerimize hidayet ederler.”[13]

Bu ayet asıl olarak İsrail oğullarından bir grubun diğerlerine imamlık/önderlik yapıp, diğerlerini hak ve hakikate ulaştırdığından bahsetmektedir. Ancak bu vasıf sadece onlara mahsus değildir. Bilakis her ümmette benzer şekilde imamlar vardır. Hatta kimileri küfürde imamdır,[14] kimileri ise hidayette imamdır.

Nitekim diğer bir ayet-i kerimede “Her insanın imamı ile birlikte çağırılacağı gün..[15] buyurularak, kimlere tabi oluyorsak onlar ile mahşerde toplanacağımız bize haber verilmektedir. Küfrün ve dalâletin imamlarına tabi oluyorsak onlar ile çağırılacağız. Hidayetin ve hakikatin imamlarına tabi oluyorsak onlar ile hesaba davet olunacağız. Bu yüzden birçok tefsirde bu ayet-i kerîme, insanların mahşer yerinde hesaba davet edilirken “Ey Filan’a uyanlar!” diye çağırılacakları ifade edilmektedir.

Peki, bunlardan “Hakk’a hidayet eden mi tâbî olunmaya daha layıktır? Yoksa hidayet edemeyen, kendisine yol gösterilse belki hidayet etmesi muhtemel olan mı?[16] Elbette tabi olunacak bir zat varsa o da Hak’ka hidayet edip yol gösterendir.

Dolayısıyla Hak’ka hidayet ediciliğine itikad edilen bir zata ve görüşlerine uymak, onu taklid etmek şer’ân zemmedilen bir davranış nasıl olabilir? Bilakis bu, her insanın en doğal bir halidir. Çünkü bir insan ne kadar bilgiye sahip olursa olsun elbet “Her bilenin üstünde bir bilen vardır.”[17] Bu da doğal olarak, daha çok bilene teslim olmayı beraberinde getirmektedir.

  1. Allâh-u Teâlâ Hazretleri Ashâb-ı Kirâm’ın ve onlara tabi olanların faziletinden bahsederken, “Muhâcirlerin ve Ensârın ilk/öncü olanlarından ve Onlara ihsan ile tâbi olanlardan Allâh râzı olmuştur, Onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır[18] buyurmaktadır. Eğer ehline tabi olmak mezmûm bir davranış olsaydı, Allâh-u Teâlâ’nın Sahâbe Efendilerimize tâbi olanlardan râzı olması mümkün olabilir miydi? Elbette mümkün değildir. Öyleyse Ashâb-ı Kirâm’a tabi olarak bir usûl inşâ eden mezhep imamlarından birine tâbî olmak neden mezmûm bir davranış olsun ki! Aksine Allâh-u Teâlâ’nın razı olduğu kullara tâbî olmak, aynı şekilde Mevlâ Teâla’nın razı olacağı bir davranıştır.
  2. Hatta Allâh-u Teâlâ Hazretleri bizlere, müminlerin yolundan asla ayrılmamız gerektiğini ihtar ederek şöyle buyurmaktadır; “Her kim, kendisine hidayet açıklandıktan sonra Rasûl’e inatla muhalefet eder ve Mü’minlerin yolundan başka bir yola tâbî olursa, onu kendi tercih ettiği ile bırakır (kasten yüz çevirdiğinden onu Hak’ka muvaffak da kılmaz), onu cehenneme koyarız. O ne kötü bir varış yeridir. [19]

Dikkat ediniz! Mü’minlerin takip ettiği yol, hak olan mezhep imamlarına tabi olmaktır.

Hulâsâ; Mezhep Bağlılığı Dînî bir Hassasiyettir

Her şeyin hükmünün Kur’ân-ı Hakîm’de aranması, Kur’ân-ı Hakîm’in, dolayısıyla vahyin her şeye açık açık cevap vermesini beklemek, ya kasten ya da cehâleten yanlış bir tavırdır. Zira sınırlı olan nasların, âdeten sınırsız olan insânî meselelere tek tek açık açık cevaplar vermesi imkânsızdır.

Hatta insanların yaşadıkları zaman ve zeminlerin şartlarının birbirinden farklı olması, aynı ahkâmı aynı seviyede tatbik etmelerini imkânsız kıldığından, hikmet-i ilâhî olarak ahkâmın tamamı net olarak vaz edilmemiştir.

Bu yüzden nasların bazıları muhkem, bazıları da müteşâbih olarak bildirilmiştir. Böylece naslar, bir taraftan hak ile batıla uyanların birbirinden tefrik edilmesi için imtihan vesilesi, diğer taraftan da gerçek ilim ehlinin muhkemleri esas alan bir usûl çerçevesinde zamanlarına ve zeminlerine göre Cenâb-ı Hakk’ın iradesini keşfetmeleri için bir vasıta kılınmıştır. Bunun neticesinde de doğal olarak mezhepler doğmuştur.

Dolayısıyla bugün mezhepleri, mezheplere bağlılığı inkâr ve iptal etmeye çalışanlar, balçıkla hakikat güneşini sıvamaya çalışmaktadırlar.

Oysa bugün hiçbir insanın, Kur’ân-ı Hakîm’in sadece ama sadece Arapça ifadelerine bakarak ne bir sonuca varması ne de tutarlı-çelişkisiz bir din anlayışı ortaya koyması mümkün değildir. Bilakis selefin ve halefin şeriat ilmine muhtaçtır.

İşte sadece bu vâkıâ bile onların sözlerine bağlı hareket etme mecburiyetini ifade eder ki bu mecburiyet, mezhep düşmanlığının altındaki ulemâyı taklide ve onlara tâbi olmaya karşı olan kibirli tavrın, ne kadar tutarsız olduğunu ifade etmekte yeterlidir.

Ancak genel olarak selefin ve halefin şeriat ilmine bağlı hareket etmenin bir sorunu vardır ki o da keyfî bir tercih yapıp yapmama sorunudur. Yani selefin ve halefin akvalinden hareketle bir hüküm ortaya koyarken gerçekten hak olduğu kanaati ile mi, yoksa hevâya uygun olduğu güdüsüyle mi tercih yapıldığı sorunudur. Yani hakka mı hevâya mı tabi olunduğu sorunudur.

İşte “belli bir usûle bağlı kalarak din hakkında konuşmak ve dini yaşamak, bu keyfî davranışları olabildiğince asgarî sınıra çekmek” demek olan mezhebe bağlı kalmak, hayâtî önemi hâiz dînî bir hassasiyet ve ciddiyettir. Bu itibarla belli bir mezhebe bağlı hareket etmemek, keyfîliktir, ciddiyetsizliktir

İbrahim İhsan Bayraktar

sehidbayraktar@gmail.com


[1] Merfû hadisi; yani Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’den nakledilen kavlî ya da fiilî rivayeti kast ediyorlar.

[2] Fıkıh ilminde bunlara “nevâzil fıkhı” denir.

[3] Dolayısıyla “her muhdes/sonradan ortaya çıkan şey” bidat kesinlikle değildir. Bilakis Ulemânın yaptığı gibi sonradan ortaya çıkanlar, Arapça lügat açısından bidat denilse de, şerî hükmü açısından türüne ve yerine göre hüküm kazanır. Bazıları vacip, bazıları mendup, bazıları haram, bazıları mekruh, bazıları da mubahtır. Bu nedenle yine ulemânın izahıyla “Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık ateştedir” diye genelleştirilerek tercüme edilen hadisteki “bidat” kelimesi, tıpkı “salat” gibi şerî bir kavramdır. Şerî kavramlar ise lügat manasına göre değil, dinde kast edilen manasına göre izah edilir. Bu hadisteki “bidat” kavramından maksat ise şer’ân haram olan muhdeslerdir. (bkz. Heytemî, el-Fethu’l-Mübîn, thk. Enver Dağıstânî, II. basım, Dâru’l-Minhâc, s.475-479)

[4] Ali İmran, 7.

[5] Bakara, 226.

[6] Bakara, 228.

[7] Mesele ile ilgili detaylı bilgi için bkz. Ebu’l-Feth el-Beyânûnî, Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar, Rıhle Kitap, s.25-28.

[8] Tevbe, 122.

[9] Nahl, 43; Enbiya, 7.

[10] Zümer, 9.

[11] Fâtır, 28.

[12] Ankebût, 43.

[13] Secde, 24.

[14] Tevbe, 12; Kasas, 41.

[15] İsrâ, 71.

[16] Yûnus, 35.

[17] Yûsuf, 76.

[18] Tevbe, 100.

[19] Nisa, 115.