Birtakım vazifeleri yerine getirmesi için dünyaya gönderilen insanoğlunun baş vazifesi yaratılış maksadını bilerek fıtrata uygun hareket etmesidir. Cenâb-ı Hak insanı bir fıtrat üzere yaratmış ve onu muhafaza etmekle insanı mükellef kılmıştır. Bu fıtratı bozmak ve yaratılış gayesini unutturmayı hedef edinen şeytan[1]da yakasını bırakmamıştır insanoğlunun. Nitekim bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak, kullarının tamamını fıtratın aslında bulunan haniflik üzere yarattığını fakat daha sonra şeytanların onları bu yoldan döndürdüklerini, haramı helale çevirdiklerini ve onları şirke düşürdüklerini  ifade buyurmaktadır.[2]

Fikri veya ameli sahada düşülen yanlışlıklar ve işlenen cürümlerin ana membaı esasen budur. Yani insanın, şeytanların ağına düşerek fıtrata aykırı şeyler yapması veya yapmaya çalışması… İslâm’ın sahih inanç keyfiyeti ve tahrife uğramamış amelî şeklini aslî hüviyetinden çıkartmayı hedefleyen  Modern akımların önemli bir vasıta olarak kullandıkları bir silah oldu artık kadın. Çok değerli bir mücevheri sair taşlara denk olması gerektiği düşüncesiyle mezbeleye atan ahmak misali İslam’ın titizlikle muhafaza ettiği “kadını” yaratılış fıtratına aykırı davranışlara teşvik ederek toplumu topyekûn zihnî ve amelî sahada adeta çöküşe mecbur ermek.

Kadın Erkek Eşit mi?

Fiziksel yapısından ses tonuna, duygu dünyasından düşünce alemine, sahip olduğu fiziksel gücünden suret ve şekline kadar birçok noktada erkekten farklı olan kadının sosyal hayatta kendisine yüklenen misyon açısından erkekle eşit olması hangi mantığa sığar? O halde günümüzdeki kadın erkek eşitliği başlığı altındaki tüm söylemler şeytanın insanoğlunu aslî fıtratından çevirmeye yönelik teşebbüslerinin bir meyvesi sayılabilir ancak. Şuur sahibi varlıklar şöyle dursun kainattaki cisimlerin bile kendilerine çizilen çizginin dışına çıkmaları muhaldir.

Kur’an-ı Hakim: “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah’ın takdiridir. Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.”[3]buyurarak ne güneşin ne de ayın birbirlerinin vazifelerini yüklenmelerini muhal saymaktadır. Kur’an’a inanan bir müminin bu ayeti okuduktan sonra şuurlu ve mükellef olarak yaratılmış erkek ve kadının mutlak manada eşit olduğunu savunması mümkün müdür?

Mümin, Allah Teâlâ’ın  erkek ve kadına yüklediği vazifeler açısından meseleye bakarak her birine ayrı meziyet ve sorumluluklar verildiği zihniyetini taşır. Kadın erkek arasındaki hukukun korunması ve herhangi bir zulmün meydana gelmemesi Allah Teâlâ’ın her iki cinsiyete çizdiği çerçevenin dışına çıkılmamasıyla mümkündür. Zerre miskali zulmetmeyen Allah Teâlâ [4]onlar için de adaletle hükmetmiş ve fıtratlarına uygun olan şeylerle onları mesul tutmuştur. Bu çerçevenin dışında kalan şeylerin tamamı kadına zulüm olduğu gibi erkeğe de zulümdür. Bu anlamda eşitlikte adalet yoktur fakat adalette eşitlik vardır dememiz mümkündür.

Geçmiş Ümmetler ve Biz

Kur’an-ı Hakim geçmiş ümmetlerin işledikleri birtakım yanlış işler neticesinde sebebiyle yaşanan helak hadiseleriyle doludur. İlgili ayetlere bakıldığında her ümmet muhtelif şeylerle imtihana tabi tutulmuş ve isteneni istendiği şekilde yerine getirenler kurtarmış, isteneni yerine getirmeyenler ile istendiği şekilde yerine getirmeyenler helak olmuşlardır. Beni İsrail’in kadınların açıklığı sebebiyle helak olduğunu anlatan rivayetler[5]konumuza misal olarak zikredilebilir. Kadınlarının Allah Teâlâ’ın tayin ettiği çizginin dışına çıkması sebebiyle helak olan Benî İsrail bizim için de bir ibret vesikası olmalıdır.

Zira günümüzde, fıtratı itibarıyla hayatın ev düzeni boyutunu ayakta tutmak, hayırlı nesiller yetiştirmek ve rütbelerin en büyüğü olan annelik vazifesini icra etmek gibi ana vazifelerle görevlendirilen kadını yaratılış amacı ve fıtratıyla asla bağdaşmayacak olan maişet temin etme başlığı altında yüzlerce işle sorumlu tutmak modern zamana mahsus bir akıl tutulması olsa gerektir. Bunun bir proje eşliğinde yürütülen süreç olduğunda zerre kuşku yok. Kadını zahirini süsledikleri isim ve unvanlarla modern hamallık ve köleliğe mahkum eden ve cinselliğinden istifadeyle onu bir reklam aracı gibi kullananların varmak istedikleri hedefler var İslam toplumları üzerinde. İşin bu tarafı şaşırtıcı değil elbette. Zira adamların yaşamlarını sürdürmelerindeki gaye bu. Üzücü olan içimizdeki zihni bulanıkların bu sloganlara ya aldanarak gaflet mahsulü ya da hıyanet eseri olarak kulak vermeleridir. Her iki durum son derece üzücü olduğu kadar kahredici de bir manzaradır.

İşimiz Bu Raddeye Kadar Geldi mi?

Kadınların camilere akın etmesine yönelik başlatılan kampanyanın fıkhi boyutuna geçmeden önce irdelememiz gereken bazı noktalar olduğu aşikardır. Zira namaz kılan fertlerinin sayısı yüzde on gibi rakamlarla ifade edildiği, erkeklerinin camide cemaate iştirakinin son derece az olduğu, diziler, okullar, karma eğitim gibi bir çok saikle manevi dünyası harap olmuş, kadınlarının tesettür emrini ciddi anlamda ihmal ettiği, tesettürlü olanların da Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in öğretmediği hatta lanetlediği[6]bir tesettür şekline büründüğü, faizin girmediği bir ocak bırakmadığı, zinanın günbegün yaygın hale geldiği, hatta resmî olarak binlerce kızın “seks kölesi” başlığı altında işçi olarak kullanıldığı, ahlak ve medeniyetin her geçen gün yok olmaya yüz tuttuğu, insanların birbirine güveninin adeta sıfırlandığı bir toplumda “kadınların cemaate iştirak etmesi gerektiği savunmak” düşündürmüyor mu?

İslâmi açıdan neredeyse tutulacak bir yanı kalmamış toplumun tek derdi kadınların camilere gidememesi olabilir mi? Bütün dertlerimiz bitti de bir bu mu kaldı demekten kendini alamıyor insan. Yahut mevcut durumda kadınların zaten mescitlerde kılma imkanı varken, kimse onları kendi mahallerinde kılmaktan alıkoymuyorken bu husustaki seferberliğin sebebi ne ola ki?

İşin bu yönü, enkaza dönmüş bir evi ıslah etme çabasına düşmüş kişilerin camlarını silmekle işe başlaması gibi garip bir tutumu anımsatmaktadır.

Hâdisenin Mantıkî Boyutu

Meseleye mantıkî açıdan yaklaştığımızda da iş, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Zira kadınların camiye gitmekten engellenmemesi gerektiğini ifade eden rivayetler böyle bir kampanya başlatılması gerektiğine vurgu yapmıyor. Sadece şartlar ve sosyal ortam mahremiyet hükümlerinin çiğnenmesine sebebiyet vermiyorsa camiye gitmek isteyen bir kadına engel olunmaması gerektiğini ifade ediyor. Hal böyleyken, bunu bir kampanyaya çevirerek ilgili rivayetleri delil almak son derece yanlıştır. Bu davranış ya mezkur rivayetleri anlamamak ya da bilerek çarpıtmaktan kaynaklanan bir tutumdur.

Ayrıca feminist anlayışın gittikçe yaygınlaşarak hakimiyet sağladığı, hanımların sosyal hayatta kendilerini bağlayacak bir haram yokmuş gibi serbestleştiği bir toplumda kadınların camiye gitmesi hangi sebebe mebnidir? Camiye gidebileceklerini ifade eden rivayetler hemen peşi sıra evde kılmalarının daha faziletli olduğunu söylemekteyken kadınları camiye doldurmaya çalışmanın altında yatan mantık nedir? Yani evlerde kılmaları daha sevap olan kadınlara yönelik böyle bir kampanya yürütmeye çalışmanın mantıken izah edilebilecek bir yanı var mıdır?

Ez cümle, kadınlar adına yıkılması gereken tabulardan ve çirkin geleneklerden bahsediliyorsa yukarıda bahsettiklerimiz yıkılmalıdır. Zira kadının şerefini, iffetini, vakarını ve toplumdaki mevkiini yerle bir etmek için pusuya yatmış kurt gibi bekleyen küfür odaklarının İslam toplumlarını kadının cinselliği üzerinden manen çökertme çabası göz ardı edilebilecek bir aşamada değildir bugün. Yetki sahibi olan kişilerin suni gündemlerden ziyade bu noktaya odaklanmaları gerekmektedir.

MESELENİN FIKHÎ YÖNÜ

Bu tarz meseleler üzerinde konuşurken, ilk önce toplumuzun duçar olduğu bir kısım manevi hastalıklara veya görüş sapmalarına dikkat çekmek gerekir. Söz gelimi kaymalardan birisi de İslam’ın kadınlarla ilgili olan ahkamında yaşanmaktadır. Günümüz İslam toplumunda kadın, erkekler gibi davranabilen, onlar gibi maişet temin eden, hiçbir sınır tanımaksızın sokağa çıkma hakkına sahip olan bir varlık olarak telakki edilmektedir. Hâlbuki sahih İslam düşüncesinde kadında asl olan evde durmasıdır. Bu düşünceyi Kur’an-ı Mübin “Evlerinizde oturun! Önceki cahiliye dönemi çıkışı gibi süslenip (dışarıya) çıkmayın”[7] şeklindeki ayetiyle ortaya koymuştur.

Kadınların mescitlere gidip gidemeyecekleri meselesi de günümüzde birtakım kesimler tarafından işlerine yarayan bir kısım salt rivayetleri kalkan yapmak suretiyle istismar edilmektedir.

  1. Cevaza Delalet Eden Rivayetler

Kadınların camiye gidip gidemeyecekleriyle ilgili rivayetler farklılık arz etmektedir. Bazı rivayetlerde Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) men olunmamaları gerektiğini ifade buyururken diğer rivayetlerde ise bunun belli şartlar ve kayıtlarla caiz olacağını tasrih etmektedir.Cevazın anlaşıldığı rivayetler “Allah’ın kadın kullarını mescitlerinden engellemeyiniz”[8]; “Kadınlara geceleyin mescitlere (gitmeleri hususunda)izin verin”[9]şeklindeki hadislerdir.

Bir başka rivayet de şöyledir: Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)’in hanımı yatsı ve sabah namazlarına camiye giderdi. Ona “niçin (evden dışarıya) çıkıyorsun,  oysa Ömer (Radıyallahu Anh)’in (bunu) hoş karşılamadığını ve kıskandığını biliyorsun” denilince “ Onu beni (camiye gitmekten) alıkoymasından ne engelliyor” diye sormuş ve eklemiştir: “Onu (beni alıkoymktan) Allah Resulünün ““Allah’ın kadın kullarını mescitlerinden engellemeyiniz” sözü engelliyor.[10]

Bir diğer rivayette de Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)“Sizden birinizin hanımı kendisinden mescide (gitmek için) istediğinde onu engellemesin” buyurmuştur.[11]

  1. Caiz Olmadığını Gösteren Rivayetler

Sahih bir neticeye varabilmek için cevaza delalet eden rivayetlerin yanında hilafına delalet eden rivayetlerin de değerlendirilmesi gerekir. Söz Hafız İbn Hacer’in Fethu’l-Baride[12]İmam Ahmed ve et-Taberani’ ye isnatla rivayet ettiği bir hadisede Ümmü Humeyd es-Saidiyye isimli bir kadın Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’e gelerek onunla namaz kılmayı sevdiğini söyler. Bunun üzerine Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’de ona “ Senin benle namaz kılmayı sevdiğini muhakkak biliyorum. (Ne var ki) senin odanda kıldığın namaz hücrende kıldığından, hücrende kıldığın meskeninde kıldığından, meskeninde kıldığın mahalle mescidinde kıldığından, mahalle mescidinde kıldığın da benim mescidimde kıldığın namazdan daha hayırlıdır”[13]buyurmuştur. Diğer bir rivayette yine Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)“Kadınların mescitlerinin en hayırlıları odalarının derinlikleridir”[14]buyurmuştur.

Ayrıca bu bapta özel olarak zikredilmesi gereken bir söz de Hz. Aişe (Radıyallahu Anh)’nin “Şayet Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) kadınların kendisinden sonra düşmüş oldukları duruma yetiş(ip bu durumu gör)seydi, elbette onları Beni İsrail’in kadınlarının men olundukları gibi (mescitlere) gitmekten men ederdi”[15]şeklindeki sözüdür. Bu söz zamanımız açısından bu mesele hakkında konuşup yazarken üzerinde durulması gereken bir sözdür. Zira Fukaha, Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in kadınlara hitaben “ Sizden biriniz yatsı namazına gelmek istediğinde kokuya dokunmasın”[16]şeklindeki hadis-i şeriften yola çıkarak kadınların erkekleri tahrik edecek koku sürünmek, tesettüre riayet etmemek gibi fiiller işleyerek camilere gitmelerini caiz görmemişlerdir.[17]

Kadınların camiye gidip gidemeyecekleri hususunda vârid olan müspet ve menfi manadaki rivayetleri zamanımızda camilere akın eden kadınların davranışları ve halleri zaviyesinden değerlendirerek meseleyi biraz daha vuzuha kavuşturmaya çalışalım.

Tahlil ve Netice:

  1. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) döneminde kadınların mescide gelip namaz kıldıklarına dair rivayetlerin bulunduğu bir hakikattir. Ancak hadisenin sadece bu kadarını zikrederek, o dönemdeki sahabe kadınlarının tesettüre ve mahremiyete ne denli riayet ettiklerini ve hangi keyfiyette cemaate iştirak ettiklerini söylememek en hafif ifadeyle hıyanettir. Mesela, Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) döneminde sabah namazı gecenin karanlığında (ğales) kılınır ve kadınlar bu karanlık içerisinde tanınmazlardı.[18] Yine İmam Buhari’nin rivayetinde ashabın kadınları mescide giderler ve selam verdiklerinde beklemeden kalkarlardı. Öte yandan Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)(kadınların dağılması için) sahabesiyle bekler daha sonra kalkar ve dağılırlardı.[19]Şimdi bu uygulamanın günümüz mescitlerinde de aynen devam ettiğini ve kadınlarla erkeklerin birbirlerine karışmaksızın, birbirlerini görmemeleri şöyle dursun kimi zaman namahrem erkeklere değmeden camilere girip çıkmaları mümkün müdür?
  2. O dönemdeki sahâbî kadınların mescitlere gidip cemaate iştirak etmeleri, namahrem erkeklere karışmalarını veya en azından kendilerine mahrem olmayan erkeklerin onları görmesini gerektirici bir durum arz etmiyordu. Bu hususu ispat sadedinde şu rivayeti zikretmek mümkündür: Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bir keresinde sahabeye “Keşke şu kapıyı kadınlara ayırsak (nasıl olur)” buyurdu. Bu sözden sonra İbn Ömer (Radıyallahu Anh)’in kadınlara tahsis edilen kapıdan ölünceye kadar tek bir kez bile girdiği görülmemiştir.[20]  Başka bir rivayette ise Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)insanları kadınların kapısından girmekten alıkoymaktaydı.[21] Kuşkusuz bu uygulamanın sebebi erkekler ile kadınların birbirine karışmaması ve birbirlerini görmemelerini sağlama amacına matuftu.[22]Bugünkü mescitlerde  müşahede ettiğimiz manzara ile şu rivayetlerin arasını hayalde dahi cem’ etmek mümkün müdür?
  • Günümüz şartlarında büyük bir şuur yoksunluğuyla erkeklerin kendisine meyletmesini sağlayacak “koku sürünmek, tesettüre riayet etmemek, onlarla aynı kapıdan girmek ve içerisinde erkeklerin kendisini görebileceği mescitlerde kılmak” gibi cürümlere düşen Müslüman kadınlar camilere teşvik edilerek ne amaçlanmaktadır? Bahsini yaptığımız şartlarda camiye giden bir kadın neyin sevabını beklemektedir? Bu durum bize İmam eş-Şafii’nin Müsned’ indeki şu hadiseyi hatırlatmaktadır: Hz. Aişe (Radıyallahu Anha)’ nin azadlı kölesi yanına girmiş ve “Ey Müminlerin annesi! Beytullah’ı yedi kere tavaf ettim ve Hacer-i Esved’i de iki kere istilam ettim” demişti. Bunun üzerine Mü’minlerin annesi ona “Adamlara karışıp tavaf mı yapıyorsun? Allah sana ecir vermesin, Allah sana sevap vermesin”[23]demişti. Ayrıca kadınların camiye gitmelerine engel olunmaması gerektiğini anlatan rivayetin devamında “koku sürünmeksizin çıksınlar” kaydı vardır.[24]Şu halde rivayetin bir kısmını okuyarak diğer kaydı zikretmemek ve dikkate almamak tahrif olur. Bir başka hadiste ise Allah Resulü: “Kokusu etrafa yayılır halde koku sürünerek mescide giden bir kadının dönüp evde gusledinceye kadar namazının kabul olunmayacağını” ifade etmektedir.[25]
  1. İşi Fıkhî zaviden değerlendirecek olursak Hanefi mezhebine göre hüküm şudur: İmam Muhammed Kitabu’l-Asl‘ında kendisine sorulan “kadınların bayram namazı için mescitlere çıkmaları gerekir mi?” şeklindeki soruya kadınlara bu hususta evvelden cevaz verildiğini belirterek başlar. Ve devamında kendi zamanını kastederek kadınların bayram, Cuma ve farz namazlara çıkmalarını kerih gördüğünü ancak farz namazlardan yatsı, sabah ve bir de bayram namazları hususunda yaşlı kadınlara cevaz verdiğini söyler.[26]el-Asar’ında da Ümmü Atıyye’den kadınlara Ramazan ve Kurban Bayramı namazlarına iştirak etmeleri için önceden ruhsat verildiğini nakleden İmam Muhammed el-Asl’daki ifadelerini tekid eden aynı sözleri söyler ve bu görüşün İmam Ebu Hanife’ye ait olduğunu belirtir.[27]İmam Malik[28]ve diğer iki imama göre ise kadınların bu namazlar için mescitlere gitmesinde bir beis yoktur.

 

Ebu Davûd’un Sünen’i üzerine şerh yazan Bedreddin el-Aynî yaşlı olsun genç olsun kendi zamanına nispetle tercihe şayan olan fetvanın kadınların hiç mescitlere çıkmamaları olduğunu söyler. Zira el-Aynî’ye göre yaşadığı zamanda fesat yayılmış ve musibetler her yeri sarmıştır. [29]Artık, zamanımızda bulunan birçok ifsat edici teknolojik aletlerin insanların şehvetlerini tahrik etmeye yönelik şeytanlıklarını görmemiş ve IX. Asırda yaşamış el-Aynî bunları söylüyorsa bizim de rahatlıkla şunu söyleyebilmemiz gerekir: Zamanımızda yaşayan kadınların yukarıda sıraladığımız fukahanın öne sürdüğü şartlara riayet etmeksizin ve İslamî bir ortam oluşmaksızın mescitlere gitmemeleri gerekir. Gitmelerini iktiza edecek ne dini, ne mantıkî ne de içtimaî hiçbir sebep yoktur.

 

Vesselam…

__________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

[1]Nisa, 119

[2]Müslim, “Kitâbu’l-Cenne”, No: 2865, İbn Hibbân, Sahih, No: 653, Bezzâr, Müsned, No: 3491, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 987, Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 8016

[3]Yasin, 38-40

[4]Nisa, 40

[5]Buhari, “Kitâbu’l-Enbiyâ”, No: 3281, Malik, Muvatta, “Ebvâbu’s-Siyer”, No: 906, Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 9314

[6]Ahmed b.Hanbel, Müsned, XIV/300, No: 865, Müslim, “Kitâbu’l-Libâs ve’z-Zîne, No: 2128,İbn Hibbân, Sahih, No: 7461, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 1811,Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, II/234  No: 3386

[7]Kur’an, Ahzab 33

[8]Muvatta, “Kitabu’l-Kıble”, No: 674

[9]Buhari, “Kitâbu’l-Cümu’a” No: 899

[10]Buhari, “Kitâbu’l-Cümu’a”, No: 900

[11]Müslim, “Kitâbu’’s-Salat” 4 No:442

[12]İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bari bi Şerhi Sahihi’l-Buhâri, II/350

[13]Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 27090

[14]Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/297, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 23/709, el-Münziri, et-Terğib ve’t-Terhib, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut-Lübnan 2005, s. 70

[15]Buhari, No: 869, el-Beğavi, Şerhu’s-Sünne, No: 863 el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut

[16]İbn Abidi’lber, el-İstizkâr, No: 10287

[17]Abdurrauf el-Münavi, Feydu’l-Kadir,Daru’l-Ma’rife Beyrut-Lübnan 1972, , I/71

[18]Buhari, No: 687

[19]Buhari, No:866

[20]Ebu Davud, “Kitâbu’s-Salat” No: 458

[21]Ebu Davud, “Kitâbu’s-Salat”  No:460

[22]Azim Âbâdi, Avnu’l-Ma’bud, el-Mektebetu’s-Selefiyye, 1968, B.II Medine-i Münevvere, II/130

[23] eş-Şafii, el-Müsned, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, s. 127 [Muhammed el-Mukaddem, Edilletu’l-Hicab, Daru İbni’l-Cevzi, Kahire-Mısır, 2005 B.I, s. 61

[24]Ahmed b. Hanbel, Müsned, XV/405, No: 9645,Ebu Dâvud, “Kitâbu’s-Salât” No: 565, İbn Huzeyme, Sahih, No: 1679, İbn Hibbân, Sahih, No: 2211, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 3411,  el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 5239, Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: III/ 159, No: 5583, Bezzâr, Müsned, No: 3772

[25]İbn Huzeyme, Sahih, No: 1682

[26]Muhammed b. Hasen eş-Şeybani, Kitabu’l-Asl, Alemu’l-Kütüb, Beyrut, 1990, B.I, I/345

[27]Muhammed b. Hasen eş-Şeybani, Kitabu’l-Âsâr, Daru’n-Nevadir Dimeşk, 2008, B.I, I/ 215-217

[28]Ebu Cafer et-Tahavi,  Muhtasaru İhtilafi’l-Ulema, Daru’l-Beşairi’l-İslamiyye, Beyrut-Lübnan 1995, B.I, I/231 No: 171

[29]Bedreddin el-Aynî, Şerhu Süneni Ebî Davûd, Mektebetu’r-Rüşd, Riyad, 1999, B.I, III/51