Konuşma kabiliyeti ve edebiyat iki tarafı da keskin bir bıçağa benzer adeta. Bir yanıyla bakıldığında birçok fayda tahsil eder, diğer yanıyla değerlendirildiğinde de birçok zarar getirir.

Bizse zararlı yanını konuşacağız maalesef. Zira yaşadığımız asırda adına edebiyat dediğimiz şey çoğu zaman işbu zararlı yanıyla çıkıyor karşımıza…

Kalplere keskin bir iksir gibi işleyen, kitlelerin boynuna bir sihirli kement gibi takılarak onları sürükleyen edebiyat tarihte de birçok mübtedi’ fırkanın taraftar bulabilmesinde azımsanamayacak derecede müessir olmuştur.

Dille mahvedildi insanlık alemi, dille ihya edildi.

Dedik ya çift taraflı bir bıçaktı dil denilen şey. Hayra kullanırsan hayır, şerre kullanırsan şer.

İnsanların etkileşimindeki dil faktörünün müspet ya da menfi tesirinden Allah Tealâ’ da bahseder Kuran-ı kerimde.

Hadise şöyle cereyan etmiştir: Ahnes b. Şüreyk (Şerîk) adındaki kişi Hz. Peygamber r’e gelerek İslam’a girmek istediğini ve bu konuda doğru söylediğini Allah U’ın da bildiğini söyler. Bu nifâkî sözler Allah Resulü r’nün hoşuna gider. Ve ardından Ahnes dönüp giderken tarlalarını yakıp, bineklerini keserek Müslümanlara zarar verir. Bunun üzerine şu ayet nâzil olur:[1]

 “İnsanlar’dan öylesi vardır ki dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o düşmanlıkta en amansız olandır.”[2]

Dil denilen şeyin tesirinde kalmaktan Hz. Peygamber r dahi içtinap etmiştir. Şöyle buyururlar bir hadislerinde: “Şüphesiz ben (de sizin gibi) bir insanım. Sizler bana  bir takım da’vâlarınızt arzediyorsunuz. İhtimaldir ki ki, sizden biriniz delilini diğerinden daha güzel ve düzgün ifâde eden biri olur, ben de dinlediğim delil üzerine onun lehine hükmederim. Şu halde ben kimin lehine kardeşinin hakkından birşey hükmederek vermişsem, o kimse bu hakkı almasın. Çün­kü ben ona ancak ateşten bir parça kesip vermiş oluyorum”[3]

Kur’anın “zuhrufu’l-kavl” diye tabir ettiği yaldızlı cümleler birden bire kalbe giriyor ve insanoğlunu bütünüyle teslim alıyor. Kur’an’ın edebiyatın zirve yaptığı bir çağda nazil olarak bütünüyle sahabeyi eşi görülmemiş bir teslimiyet kitleleri haline getirmesinin ardındaki çok önemli etkenlerden birisi edebiyatının i’caz seviyesinde olmasıydı kuşkusuz. Zira dönem edebiyat dönemiydi. Kur’anın nazil olduğu asırda neredeyse tek geçer akçeydi edebiyat ve şiir.

Ters orantılı düşünecek olursak Mübtedi’ fırkaların bir çok kitleyi peşinde sürüklemesinin ardında yatan faktör de dildi aslında. Zira Hz. Peygamber de b noktaya işareten “Ümmetim üzerine en çok korktuğum şey konuşmasını iyi bilen münafıktır”[4] buyurmaktadır.

Diliyle ve telifleriyle bir çok insanı etki altına aldığını gözlemlediğimiz İbn Teymiye dahi Zemahşeri’yi eleştirme sadedinde bu noktaya değinir ve şöyle der: Bunlardan bir kısımlarının ibareleri güzel ve kendisi fasihtir. Bidatlarını sözlerinde gizler.İnsanların bir çokları da bunu bilmezler. Keşşaf sahibi ve benzerleri gibi. Hatta durum öyle bir vaziyet alıyor ki; bu tefsir bunların tefsirlerinde yanlış bulunmadığı düşüncesinde olanlar katında revaç buluyor.”[5]

Tarihte çok önemli kalabalıklar -ve hatta bunların içerisinde ilmi noktada çok ciddi isimler- üzerinde tesiri olmuş Mu’tezile mezhebini incelediğimizde, Mutezile tabakatında her dönemde fasih ve edip kişilerin olduğunu görürüz. Hatta bu söylediğimiz hususta hiç bir tabakanın istisna edilemeyeceğini söyleyebiliriz.[6]

Meselâ Mutezilenin banisi olarak bilinen Vasıl b. Ata edebiyatıyla meşhurdur. Hakeza Cahiz de böyledir. “el-Beyan ve’-tebyin” isimli eseri en meşhur edebi metinlerden sayılmıştır. Aynı şekilde Abbâsî dönemindeki Mu’tezilî hareketin önemli isimlerinden İbn Ebî Duâd da edebî yönü güçlü olan birisidir. Bu yüzden döneminin Halifesi Me’mun’u etkilemiş ve Halife onunla oturmaktan çok hoşlanır bir hal almış ve sadece onun sözlerini dinler vaziyete gelmiştir.[7] Tarih sahnesinde bu gibi durumlar kemmiyet açısından pek de az rastlanır değildir.[8]

Zamanımız açısından da durum farklı değildir. Ekranların başında din simsarlığı yapanlar batıllar kumkuması tefekkür dünyalarındaki ilim namına bildikleri az sermayeyi tek maharetleri olan edebî cümlelerle hak suretinde sunmaktadırlar.

Tarih denen şey işte kendini böyle yineliyor.


[1] Taberi, Cami’u-beyân, Daru Hicr, 2001, B.I,  III/572, Suyuti, ed-Dürru’l-mensûr, Merkezu Hicr, 2003, B.I, II/476

[2] Bakara, 204

[3] Buhari, Kitabu’l-Hiyel, No: 6566, Müslim, Kitabu’l-Akdıye, No: 1713, Ebu Davud, Kitabu’l-akdıye, No: 3585, Tirmizi, Ahkâm, No: 1339

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 143

[5] İbn Teymiye, Mukaddime fî usûli’t-tefsîr, Daru İbn Hazm, Beyrut-Lübnan, 1994, B.I, s. 76

[6] Said el-Ğamidî, Hakikatu’l-bid’a ve ahkâmuha, I/159

[7] İbn Hallikân, Vefeyâtu’-A’yan, I/31

[8] Tafsilat için bkz. Abdüllatif b. Abdülkadir, Te’sîru’l-mu’tezile fi’l-havaric-i ve’şî’a esbâbuhû ve mezâhiruhû, Daru’l-Endülüsi’hadrâ, Cidde, 2000, B.I,  s. 273 vd.