İyi bir çocuk ebeveyni olabilmek belli bir aile disiplininin mahsulü olduğu kadar bir nasiptir de ayrıca. Diğer ifadeyle çocuk yetiştirmek; keşf-i kadimle iktisab ettiğimiz şuuru ikbale aşılayabilmenin adıdır. Bunun için de öncelikle ebeveynin her yönden donanımlı olması lazım gelir. Almadığı İslami bilgi, kültür ve medeniyeti nasıl verecektir bir sonraki nesle zamane annesi?

Her şeyden önce halis niyet gelir çocuğun salih olmasında. Kur’an bize bu noktada Hanne valideyi numune-i misal olarak arz eder. Meryem (Aleyhesselâm)’e hamile olduğunda daha çocuğu karnındayken Rabbi’ne açar ellerini Hanne ve “Ey Rabbim karnımdaki çocuğu sana adadım”[1] der bütün hissiyatıyla. İşte o anneden doğan Meryem valide, ülul-azim Peygamber İsa (Aleyhisselam)’ı doğurur. Demek ki Kur’an’ın bize bunu aktarmasıyla verdiği bir mesaj da şudur: Anne’ler Hanne gibi çocuklarını Allah’a adadıklarında Meryem’ler yeniden İsa (Aleyihsselam) ruhundaki insanları doğuracak.

Allah’ın halili İbrahim (Aleyhisselam) ailesini Mısır’dan alıp götürür Mekke topraklarına. Onları orada bırakıp giderken şöyle münacatta bulunur İbrahim Peygamber : “Ey Rabbimiz! Şüphesiz ben zürriyetimin bir kısmını ekine sahip bulunmayan bir vadide, son derece yasaklı kılınmış evinin yanında namazı hakkıyla kılsınlar diye yerleştirdim”[2]

Evet, yanlış duymadınız. ne ekini, ne de baklası olan kupkuru çöl topraklarına ehlini yerleştirirken o yüce peygamberin bir tek ümniye mevcuttu sinesinde: namazı hakkıyla kılmaları…. Şimdilerde de ailesini farklı beldelere yerleştiren ebeveynler var. Allah’ın kendisine bahşettiği körpecik kız yavrusunu istikbal adını verdikleri berlin diplomalarını almak için karma hayatın karanlık çukurlarına gömen ebeveynler. Erkek evladını dershaneye yerleştirirken “hangi bölüm?” sorusunu “en seri para getirecek bölüm” diye cevaplayan materyalist ve oportünist ahir zaman babaları var bu gün.

Çocuğun iyi bir evlat olmasında anne babasının dini hassasiyeti, toplumdaki konumu da önemli rol oynar. Bu sebepledir ki Meryem annemiz İsa (Aleyhisselam)’ı babasız doğurup bir beşik içerisinde kavminin huzuruna getirdiğinde, mucizeyi idrak edemeyen ve onun kötü bir işe bulaştığını zanneden kavmi ona şöyle demişti; Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Annen de zina yapan birisi değildi.”[3]

İyi bir evlat, yüce bir ruhun zaman ötesinden gelen duası da olabilir kimi zaman. Asırlar öncesinde yine İbrahim (Aleyhisselam) açar ellerini Rabb-i Rahim’ine ve “Ey Rabbimiz! O (zürriyetimizden Mekke’de kala)nlar içerisinde senin ayetlerini üzerlerine sürekli okuyacak, onlara kitabı ve hikmeti öğretecek ve kendilerini tertemiz edecek içlerinden bir Resul gönder” der. Asırlar sonra kâinatın sultanı zühur eder ve bu duaya işaret buyurarak “Ben ceddim İbrahim’in duasıyım” buyurur.[4]

Safiyane ve halisane duygular da tetikler bu durumu bazen. Salaheti ve takvasıyla kalbimizde yer eden Hacı Veyiszâde (Rahmetullahi aleyh) şöyle anlatır bir hatırasını: Hafızlık yıllarımdı. Her gün medreseye gider, dersimle meşgul olur, akşam eve gelirdim. O yıllarda dikkatimi çeken bir şey vardı: Rahmetli validem ben sabahleyin evden çıkıp medreseye gitmeden önce ayakkabılarımın altını temizlerdi. Bir gün dayanamadım ve sebebini sordum. “Neden bunu yapıyorsun anne” dedim. “Oğlum” dedi. “Hocadan dinlemiştim. Melekler ilim talebelerinin ayaklarının altına kanatlarını gererlermiş. Sen de medreseye gidiyorsun. Meleklerin kanatlarına pis ayaklarınla basmayasın yavrucuğum” deyivermişti. İşte bu anneler Hacı Veyiszâdeleri doğurmuşlar ve bu toprakların insanlarına mürebbi olarak hediye etmişlerdi. Bahçesindeki horozu gördüğünde yüzüne peçesini çeken ve sebebini soran oğluna “O da bir erkektir sonuçta yavrum!” diyen iffet abidesi annelerdi onlar.

Sa’d b. Muaz’ın annesi oğlu Amr’ı kaybedince Uhud’da şöyle seslenmişti ona yüce Peygamber: “Müjdelen ey Ümmü Sa’d!  Diğerlerini de müjdele ki; onların şehitleri de hep birlikte Cennette arkadaş oldular. Ve ailelerine şefaatçi olacaklar. Bunları duyan Ümmü Sa’d’ın tepkisi şöyle olmuştu: “razı olduk yâ Resülellah! Bu saatten sonra onlara kim ağlar ki artık?”[5]

Dört oğlunun da Kadisiye’ de şehit edildiği haberini aldığında “onların şehadetiyle beni şerefli kılan Allah’a hamd olsun” diyen[6] Hansâ binti Amr’lar vardı bir ara bu gök kubbe altında. Yazık ki mazide kaldı şimdi bu ruh ve heyecan. Şimdilerde bu samimiyet yerini evladını Rabbi’ nin kelamını ezberlemesi için Kur’an Kursuna bile gönderemeyen annelere bıraktı.

Şimdi onların yerini, çoçuğunu Allah Resülü’nün miras bıraktığı ilmi öğrenmesi için medreseye dahi göndermekten aciz maddeperest hanımlar işgal ediyor maalesef.  Bunca örnek varken değer miydi şu kadar çocuğu bu günkü kapitalist sistemin vahşi iştahına yem eylemek?

Değer miydi bunca Müslüman kadının sanki rızıklarını temin etme gibi bir vazifeleri varmışçasına Meryemsi kızlarını okul kapılarında süründürmelerine?

Herkes evladını rızık devşirme vesilesi yapmışken, ben evladımı Allah ve Resulüne adadım diyen anneler ne zaman gelecek?

Babalar ne zaman evlatlarına “Yavrum! Benden sana kalacak olan fani bir servettir. Sen hayatın boyunca Allah Resul’ünden sana intikal eden şer’i ilimlere haris olarak hakiki mirasın taliplisi ol!” diyecek?

Ve ne zaman sona erecek böyle bir mirasa karşı takınılan bu hodkâm tavır? El-amân…

 


 

[1] Al-i İmran, 35

[2] İbrahim, 37

[3] Meryem, 28

[4] Taberi, Camiu’l-Beyan, II/573

[5] es-Sîretu’l-Halebiyye, II/47

[6] İbn Hacer, el-İsâbe, II/288