Modern dönemlerde körelen değerlerimizin başta gelenlerindendir âdâb-ı muâşeret kuralları. İslam toplumları, kendilerini inşâ eden ve ayakta tutan muaşeret kuralları, sağlam bir temele dayanan örf-i sahîh ve medeniyet unsurlarını muhtevi olan davranışlara riâyetle ayakta dururlar. Bireylerinin ahlak elbisesine büründüğü bir toplum, hayatın tüm şubelerindeki sorumluluklarını bilen ve nerede nasıl davranması gerektiğinin şuurunda olan şahıslardan tekevvün eder. Böyle bir toplumun oluşumu cüz’îden küllîye diyebileceğimiz bir disiplinle mümkündür ancak. Önce kendilerini ıslahla başlayan şahıslar, sırasıyla; aileleri, mahalleleri, köyleri, ilçeleri ve illerinden başlamak suretiyle merhale merhale büyüyen bir ıslah projesiyle neticeye varabilirler. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim, “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”[1] buyurarak marufu yayma fiilinin tüme gidim usulüyle müsmir olacağını bildiriyor bizlere. Toplumun hidayet üzere veya dalalet içre olduğunun tespiti noktasında “tayin edici vasıf” işlevi gören ahlak ve muaşeret kuralları o toplumun yozlaştırılmasına yönelik atılımları da etkisiz kılar. Buna göre, yozlaşmış bir toplumun çürümüşlüğünü de “içinde bulunduğu ahlaksızlık” manzarası ele verir. Yine bu yüzden olmalıdır ki Kur’an-ı Kerîm, “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez”[2] buyurarak müslüman toplumların ıslâh-ı hal yaparak istikâmetini muhafaza etmelerinin ehl-i dalâletin saldırılarına karşı “muhâfız” vazifesi göreceğini haber vermiştir.

Ulemânın Efdaliyeti

Ulema, emirlerine ve resulüne itaatten sonra Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine itaatle bizleri memur kıldığı,[3] bilmediğimiz konuları onlara sormamızı emr ettiği,[4] kendisinden başka ilah olmadığına şahit olarak önce zatını ve meleklerini şahit tutup akabinde diğer şahit olarak onları saydığı,[5] insanlara verdiği meselleri yalnız onların anlayabileceğini beyan ettiği,[6] kulları içinden kendisinden ancak onların korkacağını bildirdiği,[7] sair iman edenlere nispetle derecelerini yücelttiği[8] ayrıcalıklı kullardır. Allah Teâlâ, taşıdıkları ilim ve sahip oldukları irfan ve haşyetullah sebebiyle medhetmiştir onları bir çok ayet-i kerimede. Zira onlar ümmete dünya ve ahiretlerini kurtarmaları için yol göstermekle mükellef kullardır. Bu yüzden Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine hitaben “Ulemaya uyunuz. Zira onlar dünyanın ışıkları ve ahiretin kandilleridirler”[9] buyurmuştur. Ulema için sabit olan bu meziyyet sadece bu ümmetle sınırlı değildir elbette. Cenab-ı Hak önceki ümmetlerden bahsederken “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik”[10] buyurarak onların içerisinde de bir takım kullarını ilimle iştiğal edip kavimlerini doğru yola eriştirmekle mükellef kıldığını bildirmektedir bizlere. Bu ayet-i kerime ve “Her toplumun bir rehberi vardır”[11] gibi ayet-i kerimeler dünya var olduğu sürece ulemanın da var olduğu ve olacağını haykırıyor apaçık.

Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ümmetimden bir taife Allah’ın emri (ne imtisal) ile daim olacaktır. Muhalefette bulunanlar on­lara zarar veremeyecektir. Nihayet Allah’ın emri onlar bu haldeyken gelecektir”[12] buyurarak hakkı ayakta tutacak bir topluluğun kıyamete dek var olacağını müjdelemiştir. Bahsi yapılan taife “ulema topluluğu”dur. Hatta Ahmed b. Hanbel (Rahimehullah) “Eğer bunlar ehl-i hadis değilse başka kim olabilirler bilmiyorum” demiştir.[13] Hz. Ali ( radıyallahü anh )’nin ulema için söylediği şu söz bu mahalde ne kadar da manidardır: “Zaman var olduğu sürece ulema var olacaktır. Onların şahısları yok olsa da eserleri kalplerde mevcuttur.”[14]

Ulema, cihad gibi İslam’ın ana umdelerinden sayılacak bir farizanın ifa edilişinde bile Cenab-ı Hakk’ın, dinde tefakkuh etmeleri için geride kalmalarını emir buyurduğu[15] muazzez topluluktur. Bu, ulemanın hiç bir şekilde cihad etmeyeceği anlamına gelmez. Ancak, cihada çıkmaları durumunda ilmin zayi’ olması gibi bir durum varsa geride kalıp ilmi neşr etme ve insanları cennetin yoluna iletip cehennemden kurtarma cihadıyla meşgul olmalıdırlar. Onlar Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Kime Allah bir hayır murad ederse onu dinde fakih kılar”[16] şeklindeki hadisinin fehvasınca Allah Teâlâ’nın kendileri hakkında hayır murad ettiği seçilmiş kullardır.

Tarihten bu güne, Allah Teâlâ’nın tafdil edip üstün kıldığı ulemanın sevenleri olduğu gibi karşıtları ve yerenleri de olmuştur. Şartlar ne olursa olsun, dar-ı imtihan addettiğimiz şu dünyada ulemanın muhibbânından olmak ve onları sevenlerin safında yer almamız gerekiyor müslümanlar olarak. Aksi takdirde Allah Teâlâ’nın aziz kıldığını zelil kılmak gibi muradullaha muhalif düşen ve bu sebeple Allah Teâlâ’nın gazabına düçar olan bir kişi olma bedbahtlığıyla karşı karşıya kalabiliriz meazellah. Burada bahsettiğimiz ulemanın “ulemâ-i sû’” diye tabir edilen dünya uleması değil de rabbânî alimler olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

Ulemaya İttibada Ölçü Şeriattir

İslamiyet ulemaya ittibada şeriatı esas almayı emretmektedir. Ölçüsüz ve mücerred şahıs merkezli bir ittiba asla islâmî değildir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) böylesine bir ittibanın ulemasını ve ruhbanlarını rab edinenlerin ittibası olduğunu ifade buyurur. Tevbe süresi’nde yer alan “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu”[17] şeklindeki âyet-i kerimesini tefsir babında şöyle buyurur Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Onlar, bunlara ibadet etmiyorlardı. Lakin bunlar (ayette anlatılan haham ve rahipler) onlara bir şeyi helal kıldıklarında onlar bunu helal kabul ediyor haram kıldıklarında ise haram kabul ediyorlardı.[18]   Her halükarda hakkın öncelenip hakikat ölçüsü olarak kabul edilmesi gerektiğini ve kör taklidin gayr-i islami olduğunu anlatan bu rivayet ulemaya ittibada da baz alınması gereken kıstasın yine dînî naslar olduğunu resm etmektedir.

Alenen masiyet işleyen ve İslam’ın kat’i hükümlerine tevil götürmeyecek şekilde muhalif amellerle arz-ı endam edenlerin âlimlikleri veya başka vasıflarını mutlaklaştırarak bu yanlışlarını “vardır bir hikmeti” ne kurban etmek büyük bir gaflettir. Zira hikmet dediğimiz şeyin vahiyle sabit olmuş İslamî hakikatleri aşması yahut diğer bir deyişle onlara taban tabana zıtlık teşkil etmesi mümkün değildir. Hikmet, vahyin zımnında değerlendirilmesi gereken manevî deryanın vüs’atine göre fışkıracak bir pınardır. Zahiri naslara muvafık düşmeyen bir bâtının tıpkı tarihteki sapkın fırka Batınî’ler gibi nefislerine uyarak uydurdukları hezeyanlardan başka sermayeleri yoktur, olamaz da zaten.

Ebu Said el-Harrâz’ın “Zahir’in muhalif olduğu her bir batın batıldır”[19] şeklindeki veciz sözüyle enfes bir şekilde ifade ettiği bu durum İslamiyette’ki tâbî’ –metbu’ ilişkisinin bütünüyle akideye ve fıkha uygun bir tarzda seyr etmesini öğütlüyor bizlere. Doğru yolda olduğumuzun ve doğru kişilerin yolunu izlediğimizi bulunduğumuz istikametin naslara mutabakatından ölçmeliyiz sadece. Aksi takdirde korkusuzca ve saraheten günahlara dalmaktan çekinmeyen metbu şahsiyetlerin bir takım harikulade olaylar sergilemesine bakarak bunu ölçmeye kalkmamız akibette tepetaklak olmamızı intaç edecek büyük bir istidrac olur hakkımızda. Ebu Yezid el-Bestâmî Hazretleri’nin “Bir adama bir takım kerametlerin verildiğini hatta havada uçtuğunu görseniz dahi ona aldanmayın. Ta ki bu adamı Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirip nehiylerinden sakınmak, sınırlarınını korumak ve şeriatı yaşamak hususunda nasıl bulduğunuza bakıncaya dek…” şeklindeki[20] nasihati de doğru olanın keramete tabi olmak değil şeriata bağlı olmak olduğunu anlatmaktadır bizlere.

Şeriata uymayan işlerini mana alemini istismar ederek kılıflayanların günbegün çoğaldığı asrımızda çok daha fazla müteyakkız olmalıyız bu noktada. Şeyhlik, mürşidlik ve alimlikte erbab olmanın ölçüsünü “şeriatın bî irtiyâb/hiç şüphesiz” ortaya koyacağını beyan eden büyüklerimize kulak vererek tayin edeceğiz yönümüzü. Hz. Ömer ( radıyallahü anh )’in  şu sözü de bahsini yaptığımız konuda bizlere ışık tutar mahiyettedir: “Bir takım insanlar Rasûlullah  r zamanında vahiy ile (gizlilikleri meydana çıkar da) yakalanırlardı. Şim­di ise vahiy kesintiye uğramıştır. Biz şimdi sizleri ancak amellerinizden bize aşikâr olan suçlar sebebiyle yakalarız. Böyle olunca her kim bize bir hayır hâli gösterirse, biz onu emîn kabul ederiz ve kendimize yakınlaştınrız. Onun gizli işlerinden hiçbirşey(i araştırmak) bize âit de­ğildir. Gizli işleri hususunda onu hesaba çekecek olan Allah Teâlâ’dır. Ve her kim de bize bir kötülük ve şerr gösterirse, o, gizli işlerinin güzel oldu­ğunu söylese de, biz onu bir emîn saymaz ve onu doğrulayıp tasdik etmeyiz.”[21]

İmam eş- Şâtıbî de şöyle söyler bu konuda: “Her halükârda ulemadan bir kimseye şeriata göre hareket edip, onun deliliyle amel ettiği, topyekün ve tafsili olarak onun hükümleriyle hüküm verdiği sürece ittiba edilir. Cüz’i veya fer’î konulardan birinde bu istikametten saptığı görüldüğünde şeriat istikametinden saptığı belli olan konuda ona uyulması ve hakim olarak tayin edilmesi doğru olmaz.”[22]

Ulemâ İle Münâsebetimiz Nasıl Olmalı?

Ulema, Allah Teâlâ’nın kendilerinden övgüyle bahs ettiği zümre olduğu için son derece tazim edilmesi gereken şahsiyetlerdir. Dinin sancağı mesabesindeki alimlere hürmet göstermek imanın bir gereğidir. Onlara tazim etmek dinimize verdiğimiz ehemmiyetin işaretidir. Allah Teâlâ, ilelebet koruyacağını vadettiği dinini ve kitabını onları vesile kılarak muhafaza etmektedir. Dünden bu güne tecrübe edilegelmiş hususlardan biri de  ulemaya karşı yapılan saygısızlığın çoğu zaman ağır sonuçlarla bedel ödemeye müncer olduğudur. Bu yüzden alimlere karşı edebimizi, muhabbetimizi ve hürmetimizi muhafaza etmeli ve onların ilimlerinden istifadeye odaklanmalıyız. Bunu yaparken, hiç bir beşerin hatadan hâli olamayacağını iyi bilmeli ve hasbel kader alimlerimizden sadır olan sehvu hataları onları tenkit edebilmek için kullanılabilecek birer malzeme haline getirmemeliyiz.

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Büyüğe tazim etmeyen ve küçüğe merhamet etmeyen bizden değildir”[23] buyurarak tüm ümmetin büyükleri olan alimlere hürmetsizlik yapmanın kendi yolundan sapmak olduğunu ifade buyurmuştur.Ulemaya tazimin terk edilmesi Allah U’a karşı gösterilmesi gereken  takva duygusunun da aynı oranda zedelenmesi anlamına gelir. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Muhakkak ki yaşlı müslümana, Kur’ânı terk etmeyen ve ya­saklarını çiğnemeyen Kur’ân hamillerine ve adaletli devlet başkanına hürmet etmek, Allah’a tazimdendir”[24] buyurarak ehl-i ilme gösterilen saygının birebir Allah Teâlâ’ya saygıyla orantılı olduğunu ifade buyurmuştur. Bunun böyle olduğunu çok iyi bilen eslâfımız ulemaya karşı gösterilmesi gereken edeplere dair müstakil eserler dahi telif etmişlerdir. Kaideleştirilen bu edeplerden bir kısmını burada zikretmekte fayda var: “Alime gösterilmesi gereken edep; ona çok soru sormaman, aldığın cevapta inatçı davranmaman, yorulduğunda ona ısrarcı olmaman, kalktığında elbisesini tutmaman, sırrını ifşâ etmemen, onun yanında kimseyi çekiştirmemen, yanıldığında mazeretini kabullenmen, o Allah Teâlâ’nın emrini koruduğu sürece senin de ona tazim ve hürmet göstermen, önünde oturmaman, ihiyacı olduğunda görmek için önce davranman,[25] yanına geldiğinde hususi olarak ona selam verdikten sonra umumen diğer kişilere selam vermen, “filanca senin görüşünün zıttına şöyle diyor” dememen, elbisesine tutmaman, soru sormakta ısrarcı olmamandır. Zira alim yaş hurma ağacı gibidir. Devamlı ondan sana bir şeyler düşer (ve sen de istifade eder, yersin.)[26]

Günümüz Cahillerinin Ulemaya Karşı Tavırları  

Altının değerini sarrafın bileceği şeklindeki hakikat ulemanın kıymetini de sadece ehl-i ilmin bileceği tarzıyla yansıyor konumuza. Demişler ya: “Ne bilsin ehl-i ilmin kıymetini ehl-i inhitât” diye. Günümüzde, özellikle sosyal medya gibi mecralarda ömründe mürekkeple tanışmamış, kitabın doğru veya ters nasıl tutulacağını dahi bilemeyecek, hiç bir ilim meclisinde bulunmamış ve ilim adına tükettiği tek bir nefesi dahi olmayan “mahza cahiller” ömrünü kitaba, ilme, irfana ve İslam’a adamış insanlara ilim öğretme, yön bildirme, ufuk(!) gösterme ve had bildirme yarışına girmiş durumdalar. Rûz-i mahşerde ödemekle mükellef tutulacağımız en ağır hesabımız alimlere karşı bu hadsiz ve terbiyesiz tavrımız olacak belki de.? Durum ne olursa olsun, bu had bilmezliğe “günümüz alimlerinin eski ulema gibi olmadığı, günümüzde o bahsedilen hakiki alimlerden kimsenin kalmadığı”gibi sadece şeytanın desiseleri olabilecek saçmalıkları bahane olarak göstermek de bizi bu vebalden kurtarmaz, kurtarmayacak da.

İlim ve irfanla köklerimizin kesildiği, İslam adına ne varsa münasebetimizin dumura uğratıldığı ve ortaya böylesine ucube, ilim yoksunu, irfan yoksulu,  medeniyet fukarası ve nezâket yetimi bir neslin türediği günümüz coğrafyasında alimlere reva görülen bu kendini bilmez tutumlar hakikat gözümüze nasıl bir kapkara perde indiğini gösteriyor kuşkusuz. Malumatfuruşluk ve bilgi kirliliğini ilim zannedenlerin gece oduncusu misali dini adına ne varsa elindeki akıllı telefonundan bağlandığı ne idüğü belirsiz bazı sitelerden öğrendikleriyle “alimlik” pozları verdiği bir dünyada yaşamıyormuyuz ne de olsa? Hayatında İslamî ilimlere bir saniyesini bile ayırmamış ne kadar bakkal, nalbur, marangoz, eczacı, fırıncı varsa ustasıyla, kalfasıyla, çırağıyla birden bire “allâme” kesildiği bahtsız bir çağ değil mi bizimkisi? İlmin sadırlardan satırlara düşmesinden şikayetlenen hakiki alimlere şükür secdeleri yaptıracak şekilde ilmin tamamen ayağa düştüğü, izzetinin ayaklar altına alındığı bir devirde değilmiyiz nasılsa? Böylesine dejenerasyon geçirmiş bir ilim anlayışının yaygınlaştığı toplumda “alimler”in ne önemi olabilir ki sahiden? Bu denli medeniyet felci geçirmiş bir nesil nazarında “ulema”nın ne kadar kıymet-i harbiyesi olabilir sizce?

Oysa, işe hakikat gözüyle bakan İmam Müslim, ilim okumak için geldiği İmam Buhari’ye “Bırak da ayaklarını öpeyim ey üstadların üstadı, muhaddislerin efendisi ve illetli olanlarında hadislerin doktoru!” demekteydi. [27] İbn Abbas ( radıyallahü anh ) ise “Ömer ( radıyallahü anh )’e soru sormak için iki sene bekledim. Ona sormaktan beni alıkoyan heybetinden başkası değildi”[28] diyordu. İlmi ilim olduğu için tahsil eden ve sadrında dünyevî addedilebilecek hiç bir garaz taşımayan Allah adamlarının gözünde böyle bir şeydi ulema. Allah rızasını ulaşabileceği en büyük saadet olarak bilenlerin ulemaya karşı hürmeti böyleydi. Ömrü İslam’a ve ilme hizmet etmekle geçmiş ve bu uğurda sağlığından bile olarak fedakarlık yapmış âlimlerimize olmadık hakaretleri reva gören günümüz vandallarının nazarında ulemanın ne gibi bir değeri olabilir ki? Değersizin değer bilmesinin değerlinin değerine halel getirmekten başka sağlayacağı bir şey yoktur.

Âlimlerin Yokluğu İnsanlığın Ölümüdür

Bu gün, basiret gözü tamamıyla körelmiş toplumun kıymetlerini takdir etmediği âlimler, insanlığın var oluşu için birer garanti mesabesindedirler aslında. Zira yaşadığımız hayatta su ve ekmek kadar biz insanlar için bir diğer vazgeçilmezimiz de “ilim”dir. İlmin yokluğu hayatın durması ve insanoğlunun helak olması demektir. Said b. Cübeyr’e “İnsanlığın yok olmasının alameti nedir?” diye sorulduğunda “Âlimlerinin yok olmasıdır” cevabını vermiştir.[29] İlmin yokluğu da alimlerin yokluğuyla olur. Nitekim İbn Abbas ( radıyallahü anh ) “İlmin gitmesi nedir bilir misiniz” diye sormuş ve “Bilmiyoruz” cevabını alınca “Âlimlerin gitmesidir” cevabını vermiştir.[30]

Kalbi ve zihni kirli hava ve oksijene alışmış günümüzün hasta modern müslümanı hayata tutunmasını sağlayan temiz havayı yok etmekle uğraşırcasına çabalıyor ulemayı karalamak için. O bitkin ve hiç bir yanı tutmayan halini bile borçlu olduğu alimlere karşı nasıl bir minnet borcu olduğunun farkında olmadığı için kesiyor tutunduğu dalı. Abdullah b. Mübarek’in “Ulemayı hafife alanın ahireti gider”[31] sözünün fehvasınca heba ediyor ahiretini ulemaya tepeden bakışıyla.

Seküler hayatın yalancı âlâyişiyle vakit geçiren ve kapitalist sistemin sahte güzellikleriyle sermest olan modern insanın ulemaya “olmazsa da olur”dan öte “olmasa daha iyi olur” nazarıyla bakması garipsenecek bir tutum değil onun adına. Zira zihniyetini İslam’a göre inşâ etmemiş ve bilinci vahyin teşkiliyle şekillenmemiş bir insandan ulemaya değer vermesini bekleyemezsiniz. Bu yüzden onlar, ulemanın ekmek ve su gibi zaruriyattan olduğunu anlayamazlar. Ancak bu idraksizlik bunun hakikatte de böyle olmadığını göstermez. Tıpkı körün kuşluk vaktinde parıldayan güneşi görmemesinin güneşin yokluğuna delalet etmeyişi gibi. Ulemanın değerini, zihniyetini Kur’an ve sünnet usullerine göre tanzim etmiş, Allah’ın rızasını her şeyin fevkinde kabul eden ve terbiye-i islamiyye planyasından geçmiş olan erdemli müminler anlar ancak.

Ulemanın Ulema İle Münasebeti

Toplumun ulemaya karşı olan hürmet ve tazimi kadar alimlerin kendi aralarındaki muaşereti de bir hayli önem arz etmektedir. Zira alimlerin kendi aralarındaki münasebetin sağlıklı bir mecrada seyr etmesi toplum nazarındaki kıymet ve vakarlarının muhafazası için olmazsa olmazdır. Hususiyle aynı zamanda yaşayan alimler birbirlerine karşı hürmetkar ve mütevazi olmalı ve gelişen bir takım hadislerde diğerine karşı diğergâm olmayı yeğlemelidirler. Hemen belirtelim ki; burada bahsini yaptığımız ulema ehl-i sünnet itikadına sahip alimlerdir. Ehl-i bidat ulemaya karşı takınılması gereken tavır, topluma zerk etmeye çalıştıkları batıl fikirlerinin deklare edilmesi ve onlardan ilim öğrenilmemesi hususunda insanların ikaz edilmesidir. Hadis-i şeriflerin de vurgu yaptığı, sahabeden bu güne devam edegelen bidat ehline karşı ortaya konması gereken bu mesafe ve tavır her daim muhafaza edilmelidir.

Sahabe gibi birbirine hürmetkâr olmalı ulema. Her bir alim diğerinin kendinden üstün olduğuna inanmalı ve bu duyguyla tazim göstermeli ona. İbn Abbas ( radıyallahü anh ) ve Zeyd b. Sabit ( radıyallahü anh ) arasında yaşanmış olan şu hadise nasıl bir manzaradan bahsettiğimizi son derece net bir şekilde ortaya koymaktadır: Zeyd b. Sâbit ( radıyallahü anh ) bineğine binecekken İbn Abbas ( radıyallahü anh ) bineceği deveyi tutar ona yardım etmek için. Zeyd: “Yapma ey Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın amcasının oğlu!  deyince İbn Abbas ( radıyallahü anh ) “Biz, ulemamıza böyle davranmakla emrolunduk” der. Bunun üzerine Zey b. Sabit t İbn Abbas (rahimehullah)’a “Elini ver bana” der ve elini öperek “Biz de Peygamber r’imizin ehl-i beytine böyle davranmakla emr olunduk” deyiverir.[32] Bu gün izine hasret çektiğimiz ulema arasındaki nezaket ve muhabbetin evvel zamanda nasıl yaşanarak ortaya konduğunu göstermesi açısından ibretamiz bir hadisedir bu.

Her bilenin üzerinde daha iyi bir bilen olduğu hakikatine[33] iman etmiş olan âlimler “her şeyi ben daha iyi bilirim” tavrından vazgeçmeli ve akranlarından da mutlaka öğrenip istifade edebileceği şeylerin olduğuna inanmalıdır. Selef de bunun da nasıl olacağına dair numune-i misaller vardır. Abdullah b. Mes’ud gibi bir fakih sahabînin “Tercümânu’l-Kur’an” dediği müfessirlerin babası namıyla meşhur İbn Abbas t bir ara Allah Resulü r’ nün hadislerini araştırmaya koyulduğunu ve kimin Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’dan bir şey duyduğunu işitse gidip o rivayeti o kişiden dinlediğini anlatırken der ki: “Hadis dinlemeye gittiğim şahsı kimi zaman kaylule yaparken bulur, ridamı kapısına yaslardım ve rüzgar yüzüme toprak savururdu. Adam çıkıp gelince “Ey Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın amcaoğlu, hayr olsun” der ben de “Resülullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’dan işittiğin bir hadisi aktardığını duydum ve onu senden dinlemek istedim” deyince adam “Bana haber gönderseydin ya, ben gelirdim” derdi. Ben de “Hayır, ben senin yanına gelmeye daha layığım” derdim.[34] Ümmet nazarında nasıl bir itibara sahip olduğu ifadeden müstağni kalacak bu büyük sahabînin ilim öğrenmedeki bu tevazuu alimlerin birbirine bakışı ve muamelesinde de örnek teşkil edecek bir mahiyet arz etmektedir.

Ahmed b. Hanbel (rahimehullah)’in Halef el-Ahmer’e “Ben senin sadece önünde otururum, ilim öğrendiğimiz kişilere tevazu göstermekle emrolunduk”[35] şeklindeki sözü de bu bağlamda zikredilecek diğer bir misal.

Netice

Çağdaş dünya bizim olan bir çok şeye bizi yabancı kıldığı gibi ulema ile münasebetimizi de hayli yıprattı. Hiç şüphesiz bu arıza, ilim gibi bir değerin çehre değişikliğine maruz bırakılması ve kesb edilme yollarının çarpıtılmasıyla doğrudan ilişkiliydi. Önce ilmî basitleştirip sonraki merhalede ulemayı itibarsızlaştırmaya çalıştı bizden olmayanlar. İlmi kesb etmenin de bir usulü  olduğu gerçeğini sümen altı yaparak kıydılar ilmî anlayışımıza. İlim sahibi olmanın çok büyük fedakârlıkların neticesi olduğu ve alim olmanın büyük bedeller ödemek demek olduğunu unutturarak zayıflattılar alimlerle bağımızı.

Sonuç olarak ortaya, ne büyüğünü büyük olarak bilip ona tazim eden ve ne de küçüğünü küçük olarak kabul edip ona merhamet eden bir nesil çıktı ne yazık ki. Her şeyi kendisinin daha iyi bildiğine inanan ve bilmek için bilene başvurmak gerektiğini kabullenemeyen kibrini putlaştırmış bir nesil. Bir harf öğretenin kölesi olacağını söyleyen mütevazi seleften bir harfi dahi öğrenmeye tahammülü olmayacak kadar burnu yukarıda bir halefe denk gelmiş durumdayız. Bütün telakkileri ulema karşıtlığı üzerine bina edilmiş bir çağdan ulemanın takdir edilmesini bekleyemezsiniz kifâî derecede. Ne var ki, küllî anlamda kötüye giden bir dünyada ferdî anlamda iyiye gidebilme ihtimalimiz yine de baki. Şu halde, ulemamızın kıymetini bilmeli ve hayatını ilme adamış insanların karşısında bilmemiz gereken tek şeyin “haddimiz” olduğunu bi hakkın idrak etmeliyiz.


[1]  Tahrim, 6

[2]  Maide, 105

[3]  Nisa, 59

[4]  Enbiyâ, 7

[5]  Âl-i İmrân, 18

[6]  Ankebût, 18

[7]  Fâtır, 28

[8]  Mücâdele, 11

[9] Deylemî, Müsnedu’l-Firdevs, No: 209, Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummâl, No: 28681

[10]  Secde, 24

[11]  Ra’d, 7

[12]  Müslim, “Kitâbu’l-İmâre”, No: 1037, Ahmed b. Hanel, Müsned, XXVIII/128, No: 16932, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 869

[13]  Zekeriyya en-Nevevî, el-Minhâc fi Şerhi Sahîhi Müslim İbn Haccâc, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1392, Baskı: II, XIII/66

[14]  İbn Abdilber, Cami’u Beyâni’l-İlmi ve Fadlih, Daru İbni’l-Cevzî, Suud, 1994, Baskı. I, I/244, No: 284

[15] Tevbe, 122

[16] Ahmed b. Hanbel, Müsned, XVIII/62, No: 16849, Buhari, “Kitâbu’l-İlim”, No: 71, Müslim, “Kitâbu’z-Zekât”, No: 1037, İbn Mâce, “Mukaddime”, No: 220, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 1436, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 8756, İbn Hibbân, Sahih, “Kitâbu’l-İlim”, No: 89

[17] Tevbe, 31

[18]  Tirmizi, “Süretu’t-Tevbe” No: 3095

[19]  Abdülkerim el-Kuşeyrî, er-Risâletu’l-Kuşeyriyye, el-Mektebetu’l-Asriyye, Beyrut, 2008, s. 409

[20] el-Kuşeyrî, a.g.e, s. 397

[21] Buhari, “Kitâbu’ş-Şehâdât”, No: 2498

[22] Ebu İshak eş-Şâtıbî, el-İ’tisâm, el-Mektebetu’t-Ticariyyetu’l-Kübrâ, Mısır,  II/344

[23] Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 2329, İbn Hibbân, “Kitabu’l-Birr ve’l-İhsân”, No: 458, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 11083, Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, No: 12611

[24]  Ebû Dâvud, “Edeb”, No: 4845, İbn Ebî Şeybe, Musannef, No: 22353,  Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 17101, Şu’abu’l-Îmân, No: 2431

[25] İbn Abdilber, Câmi’u Beyâni’l-İlmi ve Fadlihi, I/519

[26] İbn Abdilber, Câmi’u Beyâni’l-İlmi ve Fadlihi, I/578

[27] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Daru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1988, Baskı: I, XI/32

[28] İbn Abdilber, Câmi’u Beyâni’l-İlmi ve Fadlihi, I/456

[29] İbn Vaddâh el-Kurtubî, el-Bida’ ve’n-Nehyu anhâ, Mektebetu İbn Teymiye, el-Kâhire, 1416, Baskı: I, No: 197

[30] Dârimî, “Mukaddime”, No: 249

[31] Ebu Abdirrahman es-Sülemî, Âdâbu’s-Suhbe, Daru’s-Sahâbe, Mısır, 1990, Baskı: I, s. 62

[32] Ebubekir Ahmed b. Mervan ed-Dîneverî, el-Mücâlese ve Cevâhiru’l-İlm, Daru İbn Hazm, Beyrut-Lübnan, 1419, IV/146, Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummâl, No: 37061

[33]  Yusuf, 76

[34] İbn Abdilber, Câmi’u Beyâni’l-İlmi ve Fadlihi, I/365

[35] Bedruddin İbn Cemâ’a, Tezkiretu’s-Sâmi’i ve’l-Mütekellim fî edebi’l-Âlimi ve’l-Müteallim, s. 41