Elest bezminde “sensin Rabbimiz ve sen olacaksın mabudumuz” diye söz verdik âlemlerin sahibine. Dünya’ya gönderilişimizden bu yana yegane mücadelemiz “Rabbimiz sensin” sözümüzdeki istikameti muhafaza edebilmekti aslında. İmanda yakini amelde yüsrü/kolaylığı sağlayabilmek, Rabbimiz sensin sözünü söylemden eyleme, eylemden de hakikate taşıyabilmek için tasavvufu olmazsa olmaz kabul etti eslâfımız. Bunun için şeriat, tarikat ve hakikat dediler dâima.

Mâsivanın karanlık tüllerinin tümüyle manevi dünyamızı örterek kararttığı  dâr-ı dünyâda, sâhil-i selamete çıkabilmenin yolu mürşittir dediler. Nefsin istekleriyle kuşatılmış sosyal hayatımızı şeytanın çengelinden kurtarabilmek için tek çare; tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalbtir dediler. Düne hitap edip hâkim olan kitabullahın “gün”e de hitap edebilmesi için yaptılar ne yaptılarsa. Dünya- ukbâ dengesini Rabbimizin istediği tarzda oluşturabilmek için “sefer der vatan, halvet der encümen” dediler.

Dünyevileşme hastalığının müslüman ocakları bütünüyle sarıp sarmaladığı yaşadığımız çağda bize asr-ı saadetin o güzel atmosferinden demetler sunacak numûne-i misal bir zât, Allah Resulü r’ nün o eşsiz ahlakını müşahhas olarak üstünde görebileceğimiz bir mürşit, sahabenin o kavî imanının adeta bedene bürünüşünü müşâhede edebileceğimiz bir şeyhi bulmaktan daha büyük bir nimet var mıdır acep? Düşünsenize, her taraf şeytanın simgeleriyle dolmuş, her yanda nefsin arzularına hitap eden portreler var ve insanın âhiretini kaybetmesi için gereken her ne varsa hayatın bütün boyutlarını fazlasıyla sarmış.

Böyle bir dalalet akıntısına karşı kulaç vuran bir mü’min için en büyük nimet, Allah’ın kitabının düsturlarını, Hz. Peygamber r’in ta’limâtını, sahabenin yaşantısını asrımıza taşıyarak gözünün görebileceği mücessem bir şekilde sözleriyle, davranışlarıyla, ahlâkıyla kendisine sunarak “işte iz, geliniz” diyecek bir mürşittir, bir yol göstericidir elbet. Zira Cena-ı Hak, içerisinde bulunduğumuz esbap dairesinde her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Bu, “eşyayı sebeplerinden talep etme” diye özetleyebileceğimiz bir kanun-i ilâhîdir.

Mürşid fıtrî bir ihtiyaçtır

Allah insanı belli bir fıtrat üzere yaratmış ve ona, yaşantısını, istikâmetini o fıtrata göre tayin etmesini emir buyurmuştur.[1]  İnsanoğlunun bu fıtratın dışına çıkması mümkün değildir. Zira bahsi geçen âyet-i kerimede Cenab-ı Hak bunu “Allah’ın yaradışı için değişiklik yoktur” buyurmaktadır. Öyleyse, insana düşen bu fıtrata muvâfık davranışlar sergilemesi ve istikametini ona göre tayin etmesidir.

Hidâyete erme ve doğru yolu bulma noktasında bir mürşide tabi olma ve onun talimine göre hareket etme, onu örnek alma insanın fıtrî bir ihtiyacıdır. Allah U Hz. Peygamber r’e dahi kendisinden önceki peygamberlerin yoluna tabi olmayı  emretmiş ve şöyle buyurmuştur: İşte onlar, Allah Teâlâ’nın hidâyet ettiği zâtlardır. Sen de onların bu tarik-i hidayetini takip et. [2] Cenab-ı Hak Peygamber r’e “Bana müteveccih olanların yoluna tâbi ol!” [3]şeklindeki âyet-i kerimelerle de kimlerin yolunu takip etmesi gerektiğini öğretmiştir. Esasında Peygamber r’ in zatında ümmetinedir bu hitaplar. Zira Peygamber r zaten Allah Teâlâ’nın hıfzu himayesi altındadır. Buradan da anlaşıldığı üzere; tâbi olmaktaki ana kaide; öncelikle tabi olunacak olan ve takip edilecek olan zâtın hidayet üzere olması ve AllahU’ a yönelen birisi olması gerekmektedir. Zira bu vasfı haiz olmayan bir kişinin kendisine faydası yoktur ki bir başkasına nasıl olsun? Böyleleri hakkında Cenâb-ı Hak “Kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu irşâd edecek (bir mürşid) bir dost bulamazsın”[4] Habîb-i Neccâr’ın kavmine tavsiyesini anlatan âyet-i kerimeyi de hatırlayalım: “O Zâta tâbi olunuz ki, sizden bir ücret istemiyor. Onlar doğru yola ermiş kimselerdir.”[5]

Peygamber r’in zatında tüm ümmete hidâyet üzere olanlara tabi olmalarını emreden Canâb-ı Hak, hidayeti bulabilmeleri için kendilerine peygamber gönderdiğini ve peygamber göndermediği kavme azab etmeyeceğini de bildirmektedir. Şöyle buyuruyor İsrâ süresinde: “Biz bir peygamber gönderinceye dek azab ediciler değiliz.”[6] Bu ayet-i kerime kendisini irşad edecek bir kişiyle hidayete erişmesinin insanoğlunun fıtratına yerleştirildiğini resmetmektedir. Onun için Cenâb-ı Hak “Her toplumun bir rehberi vardır”[7]  buyurmaktadır.

Mürşit başka Müfsit başka

Hidayet imamlarına tabi olmak ne kadar ilâhi bir emirse müfsitlere tabi olmamak da bir o kadar ilâhîdir. Mûsâ u Harun u’u kavminin başına bırakıp Mevlâ U  ile vaatleştiği yere giderken ona “Sen kavmimin içinde benim halifem ol ve ıslaha çalış ve müfsidlerin yoluna tâbi olma”[8] demişti. Kimdir müfsit?Kendisini, Allah U’ın gönderdiği dini öğretme makamına oturtan ve insanları AllahU’ın yoluna çağırma adı altında kendi hevasından ihdas ettiği bir din anlayışına çağıran muallim kılığındaki muharrifler. Müslümanlara fayda sağlamak şöyle dursun İslam’a ve müslümanlara gayr-i müslimlerin veremeyeceği zararı böyleleri vermektedir. Dinin ana sabitelerine taban tabana zıtlık teşkil eden söylemleri, hiç bir delile müstenit olamayacak derecedeki fiillerini “maneviyat” kılıfıyla perdeleyen, zâhirî ilimlere fuzle gözüyle bakıp, ilimle irfanla bağdaşmayacak işlerini “batın” kavramıyla süsleyen hokkabazlara “mürşit” ifadesini kullanmak ağır bir vebali gerektirir. Bahsini yaptığımız “mürşit” kılığındaki “müfsit”leri çokça müşahede eder olduk günümüzde ne yazık ki.

Hz. Peygamber r kıyamet alametlerinden birinin “ilmin insanlardan çekilip alınması” olduğunu bildirirken ilmin alınmasının alimlerin vefatıyla olacağını buyurduktan sonra şöyle buyurur: “İnsanlar cahil başlar edinecekler. Onlara soru sorulacak ve hiç bir ilim olmaksızın cevap vererek hem sapıtıp hem de saptıracaklar.”[9] Böylelerinin varlığı İslam’ın yıkılmasına bile sebebiyet verir kuşkusuz. Nitekim Hz. Ömer t Ziyad’a buyrmuş ki bir gün: “İslam’ı ne yıkar bilir misin?” Ziyad, “hayır” deyince kendisi cevap vermiş Hz. Ömer: “Âlim’in zellesi, Münafık’ın Kur’an( ı delil a) la(rak) cidâle girişmesi ve saptıran önderler.”[10] O yüzden bir türlü kendimize gelemiyor ve toplumumuzdaki fikir kargaşası ve görüş kalabalıklığından kurtulamıyoruz.

Mürşit kılığındaki müfsitler işledikleri bu ameliyede ne kadar sorumluysalar, onları şeriat mizanına vurmadan mürşit edinen ve yaptıkları türlü şeriatsızlıklara da bin bir türlü batıl vecihler getirerek “vardır bir hikmeti” etiketini vuran tabiileri de bir o kadar sorumludurlar. Zira dünyevî bir eşyayı alırken dahi kalitesini araştırmakta kusur etmeyen günümüz müslümanının, dînî noktada rehber edineceği merciyi seçerken toleranslı davranması inanç zafiyetinden başka bir şeyle ifade edilemez. Hz. Peygamber r İbn Ömer t’e “Ey İbn Ömer, dinine sarıl, dinine! Zira o senin canındır, kanındır. Dinini kimden aldığına iyi bak! Dinini istikamet üzere olanlardan al, hak yoldan sapıp batıla meyledenlerden değil”[11] buyurarak dine dayalı meseleleri ahz etmede müslümanın göstermesi gereken titizliğe dikkat çekmiştir.

Bir üsve-i Hasene olarak Mürşit

İnsanın, bildiği hakikatleri müşahhas bir şey üzerinde görmesi onu çok daha fazla etkiler. Ayrıca İnsanın, bir şeyler bilmesi farklı bir şeydir, bildiği şeylerden nasıl istifade edeceğinden haberdâr olması apayrı bir şeydir. Buna biz, öğrendiği malumatı ve bildiği şeyleri yaşam sahasında nasıl kullanacağı, ehem-mühim sıralamasını neye göre yapacağını bilmesi de diyebiliriz aslında. Bazı kimselerin “şeyhu’t-ta’lîm” dedikleri; kişiye bir şeylerin malumât olarak öğretilmesi şeklindeki birinci kısım ekmeliyet yolunda tam mesafe almasını sağlayamaz. Zira ilmin, muktezasınca duruş sergilenemediğinde ve ihlasla mezc edilmediğinde kişiyi ne tarz felaketlere sürüklediği tarih boyunca bir takım şahsiyetler üzerinden de tecrübe edilegelmiş bir husustur.

Kur’an-ı Kerîm Resulüllah r için bize hitaben Andolsun ki, sizin için Resûlullah’da bir güzel nümûne-i imtisal vardır, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça zikreden zât için”[12] buyurmaktadır. Bu ayetin muktezasınca Resulüllah r bizim için hakikatleri anlayabilmemiz, hidâyete erebilmemiz açısından canlı bir misal olarak önümüzdedir. Allah Teâlâ Kur’an’ı bir insana değil de her hangi bir aracı olmaksızın da indirebilirdi, ancak böyle yapmadı. Niçin? Çünkü dinin anlaşılabilmesi, nazil olan ayetlerin tam anlamıyla kavranabilmesi o ayetleri canlı bir misalin üzerinde görmekle mümkündür. Bizim hakiki anlamda ilim dediğimiz şey de budur zaten. Nitekim bazı ârifler “İlim üflenen bir ruhtur, yazılan bir takım meseleler değil”[13] derken bu manayı kastetmişlerdir.

Bu esaslar çerçevesinde, Resulüllah r’ın bize numune-i misal olmasını inceleyecek olursak; Resulüllah r bize bütün evsafıyla güzel bir nemune olduğuna göre Cenab-ı Hak onun hangi vasıflarla bize örneklik teşkil ettiğini başka bir âyet-i kerîmede ifade buyurmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ Bakara süresinde “Kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik”[14] buyurmaktadır. Âyet-i kerîmede Hz. Peygamber r’in üç özelliğinden bahsedilmektedir: âyetleri okumak, kötülüklerden arındırmak ve bize bilmediklerimizi öğretmek. Efendimiz r’in vefatından sonra âyetleri okumak ve insanlara bilmediklerini öğretmek vasıflarına ona tebaiyetle ümmetin alimleri vâris olmuşlardır. Ancak Hz. Peygamber r’in veraset yoluyla kıyamete dek devam edecek bir vasfı daha vardır ki o da “tezkiye” dediğimiz “insanları manen olgunlaştırmak ve kötü ahlaklardan arındırmak”tır. Mürşid-i kâmillerin vâris olduğu vasıf da ilk iki vasıfla birlikte bu vasıftır. “Alimler peygamberlerin vârisleridirler”[15] şeklindeki hadis-i şerif de bunu anlatmaktadır. Zira Peygamberlerden bize intikal eden ilim “ahkam” ilmi ile “esrar”ilmidir. Bir alimin peygambere tam varis olabilmesi için her iki ilimden de nasibi olması gerekir.[16] Bu da Tasavvuf erbabının “zül cenaheyn diye tabir ettiği “mürşid-i kâmil” in verasetidir.

Tezkiye-i Nefis için Mürşidin Elzemliği

Kur’an ve Sünnete dayalı ilimlerle iştigal eden kişilerin Peygamber r’in muallimlik vasfına varis olacaklarını ifade etmiştik geride. Ancak, bir mümin için zâhirî ilimler öğrenip muktezasınca amel etmekten öte bir maksat daha vardır: Öğrendiği, öğrettiği ilmi, işlediği ameli ihlasla mezc edebilmek. Meselenin burası tezkiye-i nefisten geçmektedir. İlmin tek başına bunu sağlayamayacağı hem işin erbabı tarafından ısrarla dillendirilmiş hem de yaşanılan hayat boyunca tecrübe edilegelmiş bir husustur. Esfel-i sâfilîne indirilerek ötelerin ötesi bir mertebeye atılan insanoğlu, öğrendiği ilimlerin yanında, nefsin kötü arzularından arınabilmek (tezkiye-i nefs), kalbini her türlü masiva ile taalluktan fariğ kılmak (tasfiye-i kalb)  kalbinin daimi surette Cenab-ı Hak ile olması (fena fillâh) gibi meziyetlere erişebilmesi de ulvî bir gayesi olmalıdır. Zira okuduğu ve öğrendiği ilimler bunlarla kendisine fayda sağlayacaktır. Aksi takdirde ilmin çift taraflı bir bıçak misali kimi zaman insana dünya malından dahi daha zararlı olabilecek bir şekle bürüneceği bedihidir[17] ki biz buna ilmin âfeti diyoruz.

Böyle bir âfete düşmekten insanı kurtaracak olan şey, işinde mahir bir mürşid-i kâmilin terbiyesinde nefis tezkiyesi yapmasıdır. Kişinin bu makama erişmesi in’ikâsî bir ifâde ve istifâdeyle olacaktır. Yani, mürid ona olan sevgi ve muhabbeti sebebiyle günbe gün, an be an mürşidinin boyasıyla boyanacak ve onun ahlâkıyla ahlaklanacaktır.[18] Râbıta yoluyla meydana gelecek bu durum ekmel olan mürşiddeki hasletlerin müride geçmesini sağlayacak, mürid bu yolla gün geçtikçe olgunlaşacak ve her türü nefsânî kötü arzulardan arınmış sâfî bir kalp sahibi olacaktır.   Her ne kadar bazıları zâhirî ilimlerin, evrâdın  kişiyi sâhil-i selâmete çıkarabileceğini söylüyorsa da işin ehli bunun umûmî olarak böyle olmayacağını söylemektedir. Nitekim İmam-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)’nin bu mevzudaki bazı ifadelerini alıntılayalım. Şöyle  buyuruyor İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû):

“Bu yolun başındaki mübtedi için zikir illâ lazımdır. Zira onun yükselmesi bu zikri kâmil ve mükemmil bir şeyhten alması şartıyla zikre bağlıdır. Eğer bu şart bulunmazsa yapılan bu zikir, neticesi sevap olan ancak mükarreblerle taalluk eden yakınlık derecesi değil, çoğu kez ebrârın zikri kabilinden olur. “Çoğu kez ebrarın zikri kabilinden olur” dememin nedeni Cenab-ı Hakk’ın fazlının bir kulunu hiç bir şeyhin aracılığı olmadan terbiye etmesi, çok zikirle onu mukarreblerden kılması, hatta hiç zikir tekrarı olmaksızın onu yakınlık dereceleriyle müşerref kılması ve o zatından Allah’ın veli kullarından olması caizdir. (…) Bu yolda şeyh olmazsa olmazlardandır ve onun talimi en mühim şeylerdendir. Şeyhsiz bu işi başarmak çok  zordur. Büyüklerden biri dedi ki: “İşin başlagıcında sen şaşı olduğun için, evvela seni yönlendirecek bir şey sana elzemdir.”[19]

“Mürid için şeyhe rabıtanın her hangi bir zorlama ve yapmacıklık olmaksızın hasıl olması ifâde ve istifâdenin sebebi olan mürid ile mürşid arasındaki tam münasebetin alametidir. Rabıta yolundan daha yakın bir yol asla yoktur.”[20]

“Şeriatı suret ve hakikatten müteşekkil bir adama benzetebiliriz. Bir ksımları şeriatın suretine takılmışlar, aşık olmuşlar ve hakikatini inkâr etmişlerdir. Kendileri adına da Hidâye ve Pezdevî’ nin (Fıkıh ve Usûl-i Fıkh) dışında peşinden gidecekleri bir şey tanımamışlardır. İşte bunlar, kabuk âlimleridir.”[21]

Meşayihin büyüklerinden Mustafa İsmet Garîbullah (Kuddise Sirruhu)’ın o eşsiz eseri “Risâle-i Kudsiyye”nden alıntı yapalım:

Eger dersen nedir bu sirru hikmet      Nîçun mürşitsiz es’ab [22]vasli izzet

Hatâdır bu süal ashaba vuslet              Erişti birbirinden eyle minnet

Hemen bîat edüp hakka gidelim          Cemâli bâ kemâle seyr edelim.[23]

Başka bir beyitte şöyle buyrulur:

Ne mümkün âlimin ilmî erişmek          Bu aktab sırrını aklıyla bilmek

Dilersen kalbinin pâsı silinmek             Gerek ol sırrı anlardan dilenmek

Ğururlardan geçüp hakka gidelim        Cemâli bâ kemâle seyr edelim.[24]

Bir başka beyit:

Bin yıl olsa âh vâh sirru celî              Hakka vâsıl olmaz kimsenin dili

Manevi sohbetle vâsıl her velî         Râbıtasız sa’y eden mutlak deli

Râbıta ekrab vesile yârini                 Görmeye sa’y et aziz dîzârini[25]

Makalemizi Mahmud Efendi Hazretlerimiz (Kuddise Sirruhu)’ in konuyla ilgili iki sözüyle tamamlayalım:

“Câhil adam âyet de okusa câhildir, hadis de okusa cahildir. Kâmil, iyi bir hocadan okumadıkça ve bir mürşide bağlanmadıkça insan yine câhildir. Cehâlet alâ vezni rezâlet.”[26]

“Mürşid-i kâmil seni manevî yolda yürümeye teşvik eder. Ayet, hadis okur, Allah dostlarının yollarını öğretir, senden ondan ilham alarak bu yolda yürürsün. Allah’a kavuşmak üzere yola çıkan kimseye olgun bir mürşidin arkadaş olması lazımdır. Manevi yolda insan kendi başına yürüyemez, insana illa ziyade olgun bir mürşid lazımdır.”[27]


[1]Rum, 30

[2] En’âm, 90

[3] Lokman, 15

[4] Kehf, 17

[5] Yâsin, 21

[6] İsrâ, 15

[7] Ra’d, 7

[8] A’râf, 142

[9] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/281, No: 816, Buhârî, “Kitabu’l-İlm”, No: 100, Müslim, “Kitabu’l-İlm”, No: 2673, İbn Mâce, “Mukadime”, No. 52, İbn Hibbân, Sahih, “Bâbu Tâati’l-Eimme, No: 4571, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 55

[10] Dârimî, Sünen, “Mukaddime”, No: 220

[11] Hatip el-Bağdâdî, el-Kifâye fî ilmi’r-Rivâye, el-Mektebetu’l-İlmiyye,  Medîne-i  Münevvere, s. 121

[12] Ahzâb, 21

[13 Yusuf Hattar Muhammed, el-Mevsûatu’l-Yûsufiyye fî Beyâni Edilleti’s-Sûfiyye, Dâru’t-Takvâ, Dımeşk, 2015, s. 391

[14] Bakara, 151

[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXVI/45, No: 21715, Buhârî, “Kitâbu’l-İlm” No: 67, Ebû Dâvûd, “Kitâbu’l-İlm”, No:3641, Tirmizi, “Kitabu’l-İlm”, No: 2682, İbn Mâce, “Mukaddime”, No: 223,  İbn Hibbân, Sahîh, “Kitabu’l-İlm”, No: 88

[16] İmam-ı Rabbânî, Ahmed el Fârûkî es-Serhendî, el-Mektûbât, Siraç Kitabevi, İstanbul, I/281

[17] Muhammed Zâhid el-Kevserî, Tebdîdu’z-Zalâmi’l-Muhayyim, s.13

[18] İmam-ı Rabbânî, a.g.e., I/253

[19] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e., III/37-38

[20] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e. I/160

[21] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e., I/299

[22] Son derece zor

[23] Mustafa İsmet Garîbullah, Risâle-i Kudsiyye, s. 31

[24] Mustafa İsmet Garîbullah, a.g.e., s.51

[25] Mustafa İsmet Garîbullah, a.g.e., s.95

[26] Mahmud Efendi Hazretlerinden duyulan hikmetli sözler, Ahıska yayınevi, İstanbul, 2014, Baskı: II, s. 395

[27] Mahmud Efendi Hazretlerinden duyulan hikmetli sözler, s. 398