İslam âleminde eğitimden sorumlu kimseler kültürsüz ve davası olmayan kimselerdir. Söz gelimi batılı bir üniversitede doktora yapan birisi Allah rızası için ilim tahsil etmek gibi bir amaca sahip olmadığı için batıdaki bütün bilimleri elde etmeden en fazla orta düzeyde bir seviyede mezun olur; Pers ve Yunan bilimlerini alıp İslamileştiren ataları gibi onlardan aldıklarını hazmederek İslam’ın muhtevası içinde eriterek hocalarının oyunlarını boşa çıkaramaz. Böyle biri geçer not almayı, ülkesine dönüp rahat ve saygın yaşayabileceği bir göreve atanmayı yeterli görür.

Bunlar, okulda okuduklarını yeterli görerek daha fazlasını elde etmek için ne arzusu ne de enerjisi olan kimselerdir. Doğal olarak öğrencileri de onlardan daha düşük seviyede kalır. Böylelikle sürekli düşen standartlar ile İslam âlemindeki sözde ‘batılı eğitim’, batı modelinin bir karikatürü haline gelmiştir. Bizdeki tatbikat, bu sistemi batıda işler hale getiren temelden yani asıl kopya edilemeyen tarafı olan ruhundan da yoksundur. İşte bu ruhsuz yöntem, ilericilik ve İslam’a alternatif olarak gösterilerek Müslüman talebeler üzerinde haince İslam’dan uzaklaştırma etkisi yapmaktadır. Bunun neticesi olarak İslam dünyasında bir üniversite öğrencisi gerçekte çok az şey bildiği halde her şeyi bildiğini sanmakta ve ukalalaşmaktadır. Müslüman gençler işte bu şekilde kendi topraklarında Müslüman hocalar tarafından batılılaştırılmaktadır…

Bu pasajlar, Yahudi asıllı bir muhtedi olan İsmail Raci el-Faruki’nin Bilginin İslamileştirilmesi[1] adlı eserinden hulasa edilmiş bazı cümlelerdir.

Evet, hâlihazırdaki eğitim sisteminin hali pürmelâli budur.

İslam dünyasında okullar, adeta batılılar adına devşirmeler yetiştiren birer ocak vazifesi görmektedir. Kendisini Müslüman olarak tanımlasa da üzerindeki boyayı kazıdığınızda altından batının ikonlarını ve ideolojilerini göreceğiniz batının merdumperest bilim tasavvurunun gönüllü hizmetçiler yetiştiren ocaklar…

Faruki’nin vakıaya dair yaptığı tespitler doğrudur ve evet bilgi İslamileştirilmelidir. Ancak, bir kimsenin sahip olduğu bilgisini İslamileştirmesi öyle hadi deyince olacak bir iş değildir. Böyle bir dönüşümü toplumsallaştırmak ise bundan çok daha zordur.

Bu şuradan da bellidir ki bu tenkitleri yapan Faruki’nin kendisi dahi bunun nasıl olacağına dair ortaya ciddi hiçbir şey koyamamıştır. Zira o, içinde yetiştiği batılı paradigmanın tesirinden tam olarak kurtulamamıştır.

O yüzden de Faruki, İslami bilginin hedefini bir yaratıcıya inanan her dinden ve ideolojiden herkesin kendisine hedef olarak tayin edebileceği “Yeryüzünde Tanrı’nın kanunlarını aramak” (!?) gibi istediğin yöne çekilebilecek bir heyulaya hapseder. Dahası bu sloganın ‘aydınlanma’ ve ‘modernizm’in kapısını aralayan Rönesans’ın yalancı dindarlarının dilinden düşürmediği, aslında yeryüzüne hâkim olmak isteyen ve geleneği tıraşlamak isteyenlerin niyetlerini perdelemek için kullandıkları uğursuz bir slogan olduğunu bilmeyecek birisi de değildir.[2]

Efendim bu üzerinde çokça konuşulması gereken bir mevzu ve şu kısacık yazı bunu tafsil etmeye müsait değil. Ancak şu kadarı bellidir ki öyle belirsiz gayeler edinmekle bilgi İslamileşmez. Yazarımız, bize bu belirsiz gaye yerine “Allah ve Resulü’nün fermanlarına boyun eğmeyen nefislerimizi buna icbar etmeliyiz” gibi her Müslüman’ın zaten bildiği hakikati tekrarlamış olsaydı bile bize fazlasıyla yeterdi.

Bilgiyi İslamileştirmek istiyorsak evvela kendimizi İslamileştirmeliyiz. Zihnimiz, kalbimiz hususi manada modern istilalardan umumi manada da nefsin tasallutundan kurtulmalı ve Müslüman olmalı ki sahip olduğumuz bilgiler de İslamileşsin. Bu da öyle bugünden yarına netice alacağımız bir süreç değildir; Uzun yollardan yürümeli ince köprülerden geçilmelidir. Bunun için ehlinin izini sürmek gerek. Bu da uzun gidecek bir fasıl. Derdi olan herkes bu hususun davacısı olmalı.

Burada kaydetmeden geçmenin eksik olacağı bir husus var ki mezkur yazarımız gibi sözde modern eğitimi dönüştürmek için bu batı tipi hocaların önüne diz çökmeyi çare olarak gören malul zihinlerin ıskaladığı bir şeyi hatırlatmak isteriz: milleti dönüştürmeye kalkmadan önce dönüştürmemiz gereken biziz. Bunun için de ilk olarak zihin ve kalplerimize mülevvesâtın girişine mani olunmalıdır.

Hemen ‘iyi ya işte git de oraların iyi yanlarını al ve kötü yanlarını dönüştür o zaman ne konuşuyorsun’ diyenler olacaktır. Biz oraları dönüştürmeye giden nice dostumuzun -ender istisnalar dışında- kendilerinin dönüştüğüne çok şahit olduk. Zira onlar, bir ideal peşinde olduklarına kendilerini ikna etmiş olsalar da aslında zaten kirli olan zihin ve kalpleriyle dünyaya dair imkânların peşinden giden ve bu uğurda da daha fazla kiri önemsemeyen kimseler olarak oraya gitmişlerdir.

Efendim zemin üzerinde durmaya müsait değildir. Temizlenmeyi önemsemeyen kendisini korumaktan aciz kimselerin başkalarını dönüştürme söylemi, kendi gizli gündemlerini perdelemek için ileri sürülen bir mazeretten başka bir şey değildir.

Öyle zannediyoruz ki Kâinatın Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem’in “Üzerinize bir zaman gelecek ki orada bir şey yapmamak/acz ve [bir şey yapıldığında] günaha düşmek/fücur arasında kalacaksınız. O zaman geldiğinde aczi, fücura tercih ediniz”[3] fermanının muhatapları biziz.

Öyleyse: bu batı tipi kafaların elinde olan malul eğitim kurumlarından, bu kurumların elinde şekillenmiş insanların kitleleri kendi değerlerine göre dizayn etmek için başta tüm eğitim kurumlarına, sonra da bu eğitim kodlarına göre halkı kitlesel hipnozlara tabi tuttukları bir çeşit hızlandırılmış eğitim (?!) kurumları olan televizyon, internet gibi kitlesel iletişim yollarına göz ve kulaklarını kapamak bir seçenek olmanın ötesinde çoktan bir zaruret halini almıştır.

İki yüz yıldır batının bilgiye dair iyi yanlarını (!?) alma hülyasının peşinde koşturulduk. Bu lanetli söylem uğruna altı oğlumuzu feda ettik. Yedinci ve son oğlumuzu da vermeye niyetli değiliz. Ancak maalesef ki doğunun yedinci oğlunu da batıya teslim etmeye meraklı doğulularla (!?) sarılı çevremiz.

Bazıları İslamileşmekten bahsettikleri halde insanları bir batının bir laboratuarı haline gelmiş modern eğitim kurumlarına tıkıştırmaya çalışıyor, ekranlara bağlamanın bir yolunu arıyor. Dediklerimize yapmak istemiyorsanız bile en azından bizi anlayacak ve ‘bunlarda kendi zaviyelerinden haksız değiller’ diyecek kadar da mı görmüyorsunuz çevrenizi? Ya da o kadar mı inandınız bu eğitimi kurumlarına?


[1] İsmail Raci el-Faruki, Bilginin İslamileştirilmesi, Çev: Fehmi Koru, Risale Yay, 2012.

[2] Rönesans’ın meşhur propagandisti Bacon, “Yeryüzünün her yerinde filizlenen Tanrı’nın her şeyi kendisinden yarattığı kutsal ilk ışığı aramak için” çabalamak gerektiğini ilan etmişti. Francis Bacon, Yeni Atlantis, Çev: Çiğdem Dürüşken, s. 83, Kabalcı Yay, 2008.

[3] Müsned-i Ahmed, No: 7744.