Eşyanın kelimelerin delalet ettiği manalar olduğu gibi eşyanın da delalet ettiği manalar vardır. Dolayısıyla eşyanın delalet ettiği manaya nüfuz etmeden kelimelerin ‘mana’yı gösterdiğini dava edemeyiz. Üstüne üslük mana idrakimiz, inançlarımız ve hislerimizi de kapsayan zahiri ve batini tecrübelerimizle sarmalanmıştır. Yani nüfuz edemediğimiz mana, aynı zamanda kendi indi tecrübelerimizle kuşatılır. Herkesin manaya nüfuzu farklı olduğu için de kelimeler de eşya ve hadiseler gibi her insanda farklı manaları çağrıştırır. Bu durum, her şeyi kişinin manaya dair kendi marifeti ve tecrübesine göre delalet eden birer sembol haline getirir.

“Zihinsel ve fiziksel olan deneyimlerimiz arasında sınır çizmemiz mümkün değildir.”[i] “Mana, sadece somut eşyalardan ibaret olmayıp kişilerin zihninde canlanan düşünce imge ve duyguları da ihtiva eder.”[ii] “Sembolizm aslında saf duyu algılamalarımızın deneyimlerimizde bulunan unsurlar ile ilişkilidir ve onlar adına kullanılırlar.”[iii] “Sembolden anlama geçiş süreci olan ‘sembolik gönderim’,[iv] aynı zamanda duygu, amaç ve inanç aktarımı anlamına gelir.”[v]

Evet, kelimeler sadece değişmez olgu ve nesnelere delalet etmez; bilakis kişisel tecrübeye göre sürekli ‘değişen’ ve ‘genişleyen’ bir manaya delalet eder; kişisel tecrübe de yalnız harici/afakî değil aynı zamanda enfusi tecrübeleri de kapsar.

Burası mana/anlam üzerine yazılan bir çok eserde artık dillendirilen bir husus. Burada gözden kaçan bir nokta daha var: İnsanın mahkûmu ve mağduru olduğu bu durum, sahip olduğu bilgisini ve bu bilginin kodları mesabesindeki kavramları kusurlu hale getirmektedir. Yani sadece mana değil kavramlar da sorunludur. Zira bir kavrama yüklenen manaları belirleyen insan psikolojisi seçilen kavramları inşa ederken de aktiftirler. Bu müşkile değinene biz pek rastlamadık.

Ömrünü, insan psikolojisinin bilgi ile olan bağını ortaya koymaya adamış bir isim şunları söyler:

“Bilginin yapısını anlamak için deneyin yapısını çözümlemek bunun için de her biri psikolojik süreçler olan algı çağrışım ve alışkanlıklara değinmek ve kavramların nasıl oluştuğunun incelemek zorundayız.”[vi]

Yazarımız, bundan ötürü, ‘sayı’, ‘mekân’, ‘zaman’, ‘hız’, ‘nesne’, ‘süreklilik’, ‘olasılık’, ‘özdeşlik’ gibi modern bilimin en merkezi kavramlarının yeniden incelenmesi gerektiğini kaydetmektedir.”[vii]

Bunun manası açıktır: hakikati tasvir için ortaya konulan şablonların bizatihi kendileri kusurlu, taktığımız gözlüğün numarası yanlıştır.

Dil ve hakikat arasındaki münasebeti ortaya koymak için yıllarını vermiş bir başka isim, kavramların kifayetsizliğindeki müşkilin halli için cali/vazi kavramlar yerine günlük dilin kullanılmasının olmazsa olmaz bir adım olarak görür:

“Kavramsal analizin önemi ihmal edilmektedir. Fizik ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi ortaya koyamayan fizik böyle giderse geleceğin teorisini ortaya koyamayacak ve yetersiz kalacaktır.”[viii] “Fizik ve gerçeklik özünde lisan ve gerçeklik arası ilişkiye bağlıdır.”[ix] “Heisenberg tabi lisanın kavramlarının matematik lisanınkinden daha önemli bir rol oynadığını söyler. Zira ona göre ‘mevcut bilim lisanında gerçeklikle doğrudan bağlantıyı kaybedebilmektedir.’ Bilgi gerçeklikle temas halinde olduğumuzdan emin olduğumuz tek merci olan tabi lisana dayandırılmalıdır.”[x]

Gerçekliği anlamak için fizik yerine günlük dil, günlük dilin tahlili için ise kavramsal analiz.

Tabi lisan içindeki bir kavramın oluşum süreci, kavramın delalet ettiği manaya vazı sürecindeki belirleyici unsurları da dikkate almayı gerektirir. Bu bakış açısıyla, kavramların oluşumundaki psikolojik süreçleri tahlil etmeden yeterli olmayacağı dikkate alır ‘kavramsal analiz’i bu manasıyla ele alırsak ‘tabi lisan’ı incelemenin meselenin halline kapı arayabileceğini umabiliriz. Yoksa neleri kapsadığı belli olmayan bir lisan incelemesinin kifayet etmesi beklenemez.

Tüm bunlardan şöyle bir netice çıkar:

Mana/hakikat ile temas etmek için dilediğimiz kadar yeniden ve yeniden alternatif ‘kavramsal çerçeveler’ inşa etsek de faraza hakikati tasvir eden doğru bir dile sahip olsak da öncelikle doğru insan olmak gerekir. Zira doğru insan olmadan doğru kavramı inşa edemez, bulunmuş doğru bir kavramla karşılaşsak da manaya intikal edemeyiz.

İnsan eğer hakikati tahdid ve tahrif etmek istemiyorsa istidadı ve enfusi/afakî tecrübelerinin bir yansıması olan psikoloji ve ahlakının inşa ettiği ‘bilgi’sine farkında bile olmadan katıp karıştırdıklarını ayıklamalıdır.

Bunun ne olduğu nasıl olabileceği hususunu bir yana bırakarak söylenmesi gerekli olan şudur: sağlam bir ahlaki/psikolojik zemininden yoksun olan kimse asla manaya nüfuz edemez. En derinlikli semboller bile hazır olmayan kimseyi kabuktan zahirden öteye taşımaz.

Sair yerlerde ‘mahiyetlerin biricikliğine’ vurgu yaparken, ‘bilginin içine nüfuz etmiş ahlak’tan bahsederken ‘insan derinleştikçe kavram derinleşir’ dediğimizde aynı mananın çevresinde dönüyorduk.


[i] Alfred N. Whitehead, Sembolizm, Çev: Kadir Yılmaz, s. 45, Şule Yay, 2009.

[ii] Whitehead, Sembolizm, s. 18.

[iii] Whitehead, Sembolizm, s. 24.

[iv] Whitehead, Sembolizm, s. 28.

[v] Whitehead, Sembolizm, s. 60.

[vi] Jean Piaget, Epistemoloji ve Psikoloji, Bir Bilgi Kuramına Doğru, Çev: Seçkin Cılızoğlu, s. 15, Havass Yay, 1980.

[vii] Piaget, bu kavramlarla alakalı çok enteresan bilgiler verir. Bkz: Epistemoloji ve Psikoloji, Bir Bilgi Kuramına Doğru, 20-9.

[viii] Şakir Kocabaş, Fizik ve Gerçeklik,  Bilim Felsefesine Kavramsal Bir Yaklaşım, s. 106, Küre Yay, 2001.

[ix] Kocabaş, Fizik ve Gerçeklik, Bilim Felsefesine Kavramsal Bir Yaklaşım, s. 108.

[x] Kocabaş, Fizik ve Gerçeklik, Bilim Felsefesine Kavramsal Bir Yaklaşım, s. 27-8.